Şimdi yaklaşın bakalım, ateşin etrafına şöyle dizilin. Sırtınızı yaslayın, gözlerinizi kısın da size Bodrum’un o eski, güneş kokan günlerinden bir hikaye anlatayım. Hani şu şimdilerde herkesin güneşlenip keyif çattığı Halikarnassos var ya, işte oranın soylu bir genci vardı: Antheus.
Antheus, Miletos’un o zamanlar sert rüzgarlarla çalkalanan sarayında yaşıyordu. Kral Phobios’un sarayıydı burası; duvarları soğuk, koridorları dedikoduyla dolu… Ama bizim delikanlı Antheus, bir pınar kadar duru ve tertemizdi. Öyle ki, kraliçenin gözü ona takıldı bir kere. Kadın, Antheus’a sevdalanmıştı ama genç adamın yüreğinde öyle bir sadakat vardı ki, saray kurallarını da, misafir olmanın o kutsal nezaketini de bir an olsun elden bırakmıyordu. "Olmaz," diyordu nezaketle, "gökyüzü sakinleri bizi görür, yakışık almaz."
Ama kadın milleti, bazen öfkesine yenik düştüğünde, fırtınadan daha tehlikeli olabiliyor. Kraliçe, Antheus’un o bitmek bilmeyen nazlarından ve retlerinden bunalınca, sevdanın yerini kara bir hırs aldı. Madem o benim olmuyordu, kimsenin olmayacaktı!
Bir gün, güneş tepedeyken çağırdı genci. "Bak," dedi elinde ışıl ışıl parlayan bir altın tasla. "Şu kuyuya düşürdüm tası, git de onu çıkar getir, sana bir hediye vereceğim." Antheus, saf ve dürüst; şüphe nedir bilmez. Eğildi kuyunun ağzına, karanlığın içine daldı. Tam tası alacakken, tepeden bir gölge vurdu kuyuya. Kraliçe, o koskoca, ağır taşı, sanki bir kabusu gömer gibi bırakıverdi kuyunun ağzına.
Zavallı genç, o karanlık kuyunun derinliğinde sessizliğe gömüldü. Ama durun, hikaye burada bitmiyor. Kraliçe, taşı bıraktığı an elindeki gücün bir duman gibi dağıldığını hissetti. Pişmanlık, öyle bir ateştir ki insanı yakar bitirir. Yaptığı hatanın büyüklüğünü, o karanlık kuyuya bakarken anladı. Kendi vicdanının ağırlığı, üzerine attığı taştan daha ağır gelmişti artık. Kraliçe, bu ağır pişmanlığın içinde, kendi sonunu kendi elleriyle hazırladı.
İşte böyle dostlar; hırs, çoğu zaman insanın kendi ayağına bağladığı bir taştır. Oysa Antheus, bugün hala o eski toprakların sessiz rüzgarlarında anılır. Şimdi gidin bakalım, rüyalarınızda o tası değil, gökyüzünün yıldızlarını arayın. Kim bilir, belki bir gün Halikarnassos’un kıyılarında yürürken, o delikanlının ayak seslerini duyarsınız. Hadi, vakit geç oldu, gidip biraz dinlenin.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda sana anlatılan o parıltılı saraylar, aslında duvarları korkuyla örülmüş birer kafestir. Kulak ver, sana Antheus’un o sisli hikayesini anlatayım; ama unutma, gerçekler her zaman kralların yontulmuş mermer heykellerinden daha keskindir.
Miletos’un o vakitler hüküm süren zorbası Phobios, sanki dünyanın sahibiymiş gibi otururdu tahtında. Yanında ise Halikarnassos’un genç ve onurlu evladı Antheus vardı. Sana ‘zorba’ diyorum küçük dostum, çünkü birinin hayatı üzerindeki gücü, onun aklını ve vicdanını körleştirir. Antheus, bir tutsak gibi değilse de bir süs eşyası gibi saraydaydı; oysa o, toprağın ve denizin özgür nefesini taşıyordu göğsünde.
Kraliçe, gücün sarhoşluğuyla, Antheus’un o boyun eğmez ruhuna göz koymuştu. Hani büyüklerin bazen 'hak' sandığı bir arzuydu bu; sanki bir insan, bir başkasının gönlünü zorla alabilirmiş gibi. Antheus, konukluk töresini bahane ederek ondan kaçıyordu, ama aslında kaçtığı şey bir kadının aşkı değil, güçlünün 'ben istersem olur' diyen o zehirli otoritesiydi. Küçük evladım, bazen 'hayır' demek, bir kralın hırsına karşı kalkan tutmaktır.
Ve o meşum gün... Kraliçe, elindeki altın tası kuyunun derin karanlığına fırlattı. Bu sadece bir kuyu değildi; bu, bir zorbanın kendi kusurlarını sakladığı o uçurumdu. Antheus, masumiyetinin saflığıyla aşağıya indiğinde, yukarıda bekleyen o acımasız irade, koca bir taşı üzerine yuvarladı. Bir gencin hayatı, bir kadının kırılan kibri uğruna sessizce söndürüldü.
İnsanlar sonra kraliçenin pişman olup kendini astığını söyler. Bilgelerin meclisinde biz buna 'huzursuz bir vicdanın kendi zindanını kurması' deriz. O, kendi eliyle yarattığı adaletsizliğin ağırlığı altında ezilmişti.
İşte bak genç yoldaşım; hayat bazen bir kadeh şarabın neşesi kadar kısa, bazen de bu kuyunun dibindeki taş kadar soğuktur. Sen sen ol, gücün önünde diz çökenleri değil, o taşın altında bile onurunu koruyabilenleri hatırla. Çünkü krallar ölür, isimleri silinir; ama gerçekler, tıpkı kuyunun derinindeki o fısıltı gibi, tarihin karanlığından bize seslenmeye devam eder.