Bir zamanlar, güneşin altın rengi sakalları Lykia’nın sarp kayalıklarını öperken, herkesin ismini fısıldadığı bir kraliçe vardı: Anteia. Bazıları ona Stheneboia da der, ama isimlerin ne önemi var, önemli olan o ismin ardında yatan fırtınalardır. Bu kadın, Lykia Kralı Iobates’in kızıydı; yani hem saray ihtişamıyla büyümüş hem de rüzgarın sertliğini teninde hissetmişti.
Günün birinde, yolları biraz dolambaçlı bir adam olan Proitos çıkageldi. Kardeşi Akrisios ile yaşadığı talihsiz bir anlaşmazlık yüzünden Korinthos’taki evinden olmuş, yersiz yurtsuz kalmıştı. İşte bu Proitos, bizim Anteia’nın kalbini kazandı ve beraber uzaklara, Tiryns’in surlarına yerleştiler. Hayatları bir süre, durgun bir göl gibi sakindi. Ta ki o meşhur genç, Bellerophontes çıkagelene dek.
Bellerophontes, gökyüzü sakinlerinin bile gözünü alamadığı, yiğit mi yiğit, güneşin altında parlayan bir kahramandı. Onu görenin kalbi şöyle bir hoplar, nefesi kesilirdi. Anteia da bir kadındı, kanı damarında deli akıyordu. Bu genç adamın sadeliğine ve o yiğit duruşuna gönlünü kaptırdı. Oysa Bellerophontes, kendi değerlerini bilen, namusuna gölge düşürmeyen biriydi. Kraliçenin ona sunduğu sevgi dolu bakışları görmezden geldi, nezaketini bir an bile bozmadı.
İşte o an, Anteia’nın içindeki o masum heyecan, sivri uçlu bir hırsa dönüştü. İnsan kalbi garip bir kadehtir evlat; içine biraz hayal kırıklığı damlarsa, tadı hemen değişir. Bellerophontes’ten o "hayır" cevabını alınca, Anteia’nın dünyası başına yıkıldı. Ama kraliçe dediğin, yıkımı sessizce izlemez. Anteia da öyle yaptı.
Kocasının yanına gidip o meşhur yalanlarını sıraladı. "Bana el uzattı," dedi, "senin misafirperverliğini çiğnedi!" Bir kralın, hele ki eşine düşkün bir kralın öfkesi, kışın kopan ilk fırtınası gibidir. Proitos öfkeden kudururken, aslında kendi evliliğinin de sonunu hazırladığını fark etmemişti. Bellerophontes’in üzerine öyle oyunlar kurdular, onu öyle tehlikeli yollara gönderdiler ki; sanırsın ki bir masalın içindeki kötü karakterler el birliği etmiş.
Ama şurası bir gerçek; doğruluk, bazen en uzun yoldan gider ama en sonunda mutlaka evine varır. Anteia’nın o küçük hırsı, kendi sonuna giden kapıyı araladı. Bizim ihtiyarların dediği gibi, birine kuyu kazarken, aslında kendi yolunu da uçuruma çeviriyorsun.
Şimdi, kadehinden bir yudum al da düşün; insan sevgiye kavuşamayınca neden her şeyi yakıp yıkmak ister? Belki de bu, hikayenin en eski ve en tozlu düğümüdür.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı krallıkların duvarları arkasında, tozlu halıların altına süpürülmüş bir sır var. Eğil biraz, şarabımın tortusundaki o hafif neşeli ama buruk bilgeliği paylaşıyorum seninle. Herkesin “kötü kraliçe” diye parmak salladığı Anteia’yı, yani o ismiyle nam salmış Stheneboia’yı anlatayım sana; ama önce şu meşhur kahramanları bir kenara bırakalım.
Bak evlat, sana bir sır vereyim; bir kralın kızı olmak, o koca saraylarda nefes alırken aslında görünmez bir kafesin içine doğmak demektir. Anteia, Lykia’nın güçlü kralı İobates’in kızıydı. Saray kurallarının, ağır taçların ve babasının verdiği kararların arasında, kendi hikayesini yazması yasaklanmış bir kadındı o. Sonra Proitos geldi, bir mülteci gibi sığındığı topraklarda Anteia’nın hayatına bir gölge gibi yerleşti. O devrin “kahramanları” için kadınlar, sadece bir mülk veya bir sadakat göstergesiydi; Anteia ise bu düzenin içinde kendi arzularını seçmeye çalışan, belki de bu yüzden “tehlikeli” ilan edilen bir ruh.
Günün birinde, Bellerophontes adında, efsanelerin dilinden düşmeyen bir adam çıkageldi. Herkes onu büyük işler başaran bir kahraman olarak anlatır, değil mi? Ama o, kralların sofrasında otururken Anteia’nın insan oluşuna, bir kadının seçimine değil; sadece kendi yüceliğine odaklıydı. Anteia ona bir ilgi gösterdi, belki bir anlık özgürlük arayışı, belki saraydaki soğuk yalnızlığından bir kaçış denemesiydi bu. Fakat reddedildi. Bir kadının “hayır”ı ya da “evet”i, o günün krallarının kibrine çarptığında ne olur bilir misin? Sistem hemen işlemeye başlar.
Huzursuz evladım, şunu unutma: Bir kahramanın “kahraman” kalabilmesi için, birinin mutlaka “kötü” olması gerekir. Bellerophontes, kendi hatalarını örtmek ve masumiyetini korumak için, reddedildiği kadını karaladı. Anteia’yı, bir krallığın sessiz köşesinde harcanan o kadını, sistemin dişlileri arasında ezip geçtiler. Adını “yıkım getiren”e çıkardılar, çünkü bir kadının reddedişi, bir erkek kahramanın kibrinden daha gürültülü yankılanıyordu onların kulaklarında.
Şimdi bir düşün, sevgili yavrum; saraylardan gelen o keskin fısıltılara inanmadan önce, o kadının neden susturulduğunu, neden efsanelerin kötücül kraliçesi ilan edildiğini sor kendine. O sadece, güç sahiplerinin çizdiği sınırların içinde, kendi küçük bahçesinde bir çiçek açtırmak isteyen bir insandı. Ama sistem, o çiçeğin köklerini söküp atana kadar durmadı. Gerçek, o parıltılı kalkanların arkasında değil, o kalkanların gölgesinde unutulanların gözlerinde saklıdır. Şimdi, bir yudum daha içelim ve hatırla: Kahraman denilenlerin parıltısı, bazen sadece başkalarının üzerine gölge düşürerek yaratılır.