Şöyle bir yanaşın bakalım, nasır tutmuş ellerimi ısıtacak kadar yakınıma gelin. Gözlerinizdeki o merak pırıltısını görebiliyorum, sanki bir hazine sandığının kapağını aralamak üzeresiniz. Bugün size, tozlu Roma yollarında değil, kalplerin ve midelerin en ihtiyaç duyduğu yerde, o kutsal korulukta yaşayan Anna Perenna’dan bahsedeceğim.
Zamanın çok eski bir yerinde, Roma henüz bugünkü gibi taş binalarla süslü değilken, bir huzursuzluk rüzgarı esmişti. Şehrin yerlisi olan Plebs, yani o çalışkan halk, yöneticilerin tavrından bıkıp "Biz gidiyoruz!" demişler ve kutsal tepe dedikleri Mons Sacer’e çekilmişlerdi. Tepenin tepesinde öylece durmak kolaydır da, boş mideyle o tepeye tırmanmak pek zordur, bilirsiniz.
İşte tam o günlerde, Anna adında ihtiyar bir kadın çıkageldi. Yüzü hayatın tüm tecrübesini barındıran çizgilerle dolu, gözleri ise sanki gökyüzü sakinlerinin sırlarını görmüş gibi parlayan biriydi. O, sıradan bir kadın değildi, aslında zamanın kendi kızıydı; zaten ismi de "yılların döngüsü" anlamına gelir. Anna, her gün elleriyle yoğurduğu, mis gibi kokan taze çörekleri sepetine doldurur, yokuşu ağır ağır tırmanırdı. Halk açlıktan bitap düşmüşken, o elindeki çörekleri öyle uygun fiyatlara sunardı ki; hem karınları doyar hem de umutları yeşerirdi.
O sadece bir fırıncı mıydı? Elbette hayır! O, açlığın ve yoksulluğun ortasında bir merhamet pınarıydı. Halk tekrar şehre döndüğünde, o huzursuzluk günlerini bir tatlı hatıra gibi geride bıraktıklarında, Anna’nın değerini daha iyi anladılar. Onu sadece bir fırıncı olarak değil, yaşamın, döngünün ve bereketin koruyucu tanrıçası olarak gökyüzü sakinlerinin katına yükselttiler.
Şimdi Via Flaminia yolundan geçerken, o kutsal koruluğun ağaçları arasından bir hışırtı duyarsanız, belki de Anna hala oradadır. İhtiyar bir kadın suretinde, belki elinde hayali bir sepet, zamanın nasıl akıp gittiğini gülümseyerek izliyordur. Hayat dediğimiz de bu değil midir zaten? Bir gün en sıkıntılı anında bir kapı çalınır ve o kapıdan gelen bir dilim ekmek, aslında tanrısal bir lütfa dönüşür.
Hadi şimdi, o meşhur çöreklerin kokusunu hayal ederek biraz dinlenin. Unutmayın, en büyük tanrılar bazen en sade sofralarda, bir tas şarapla paylaşılan bir dilim ekmeğin içinde gizlidir. Başka bir hikayede görüşene dek, masallarınız bol olsun.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak dinle beni küçük yolcu, masallarda anlatılan o yaldızlı kahramanlık hikayelerinin tozlu raflarında gizlenen, üzerine örtü örtülmüş bir hakikat vardır. Gel, biraz yaklaş; sana Roma’nın o şaşaalı mermer sütunlarının gölgesinde unutulmaya terk edilmiş, Anna Perenna’nın fısıltısını anlatayım.
Yetişkinlerin "şanlı tarih" dediği o koca kitaplarda, sistemin çarkları dişlilerini sıkıştırıp halkı -yani o plebsi- açlığa mahkum ettiğinde, gücü elinde tutanların nasıl da yüksek duvarlarının arkasına çekildiğini göremezsin. Onlar, *Mōns Sacer*’e, yani kutsal tepeye sürgün edilen o insanların, karınlarını doyurmak için bir krala değil, yaşlı bir kadının şefkatli ellerine muhtaç kaldığını söylemezler. Söyleseler, kendi acizlikleri ortaya çıkacaktır, anlıyor musun evladım?
Anna Perenna, sarayların koridorlarında yürüyen bir kraliçe değildi. O, soğuk kış günlerinde, hamurunu kendi gözyaşlarıyla ve yorgunluğuyla yoğurduğu çörekleri o tepeye kadar taşıyan bir emekçiydi. Herkesin görmezden geldiği o aç karnına direnenlere, bir tas sıcaklık, bir parça neşe sundu. O, sistemin yarattığı ayrılıkları, ekmeği bölüşerek iyileştirmeye çalışan sessiz bir direnişçiydi.
Bilirsin, bazen bilge bir neşeyle bir kadeh şarap içerim ve düşünürüm: İktidar sahipleri, kendi hatalarının yarattığı enkazı temizleyenleri neden sonradan "tanrılaştırmak" isterler? Belki de, o kadının o gün o tepeye götürdüğü şeyin aslında bir ekmek değil, halkın kendi gücünü hatırlaması olduğunu bildikleri içindir. Onu bir tanrıçaya dönüştürerek, asıl gerçeği -yani halkın kendi kendisini doyurabileceği ve o eski otoriteye ihtiyaç duymadığı gerçeğini- unutturmak istediler.
Hatırla güzel çocuk; bugün sana anlatılan "kurtarıcı" masallarının ardındaki o yaşlı kadının elleri, aslında adaletsizliğin üzerine serilen gerçek bir örtüydü. Tarih, kazananların yazdığı bir şiir değil, sessiz bırakılanların direnişinin yankısıdır. İktidarın kutsadığına değil, o soğuk tepede çörekleri pişiren o yaşlı ellerin taşıdığı onura bak. Çünkü gerçek, hiçbir zaman tahtta değil, o paylaşımın içindedir.