Thesauros Mythology Ankhuros

Ankhuros

Ankhuros

Phrygia prensi Ankhuros, şehrini yutan dev yarığı kapatmak için en değerli varlığı olan kendi canını feda ederek halkını kurtaran cesur bir kahramandır.

Phrygia kralı Midas’ın soyundan gelen Ankhuros, şehrinin sınırlarında ansızın beliren ve bütün bir yerleşimi yutmakla tehdit eden o dipsiz yarığın kıyısında, muktedirin kendi bekası için kurduğu iktidar oyununa tanıklık etti. Şehir, yöneticinin altınlarını ve yeraltının soğuk hazinelerini bir kurban niyetine derinliklere terk etse de, yarık otoritenin çizdiği sınırları reddedercesine açık kalmaya devam etti. Devletin kutsal saydığı mülkiyetin, sistemin devamlılığını sağlamada yetersiz kaldığını gören Ankhuros, tahakkümün yarattığı bu boşluğu dolduracak tek şeyin, insanın kendi varlığı üzerindeki mutlak feragati olduğunu sezdi. Kendi bedenini sistemin sönümlenemeyen iştahına sunarak yarığı mühürlediğinde, aslında kralın tebaası üzerindeki o ezici gölgesine de sessiz bir itirazı bırakmış oluyordu; zira iktidar, yalnızca bir yaşamın yitimiyle teskin edilebilecek kadar doyumsuz bir oburluğa sahipti.
Silenos
Bak evlat, şöyle otur yanıma. Dizlerim biraz sızlıyor ama senin o pırıl pırıl gözlerini görünce bütün yorgunluğum geçiyor. Hadi, kulaklarını dört aç; bugün sana Phrygia’nın saraylarından, altınların bile yetmediği o hüzünlü ve yiğit genci, Ankhuros’u anlatacağım.

Phrygia Kralı Midas’ı bilirsin, hani şu her dokunduğunu altına çeviren, sonra da eline geçen her şey kaskatı kesilince pişmanlıktan ağlayan o meşhur kral. İşte bu Midas’ın bir de oğlu vardı: Ankhuros. Prens dediğin, gümüş tepside yemek yemez sadece; yeri gelince şehrini, toprağını ve sevdiklerini korumak için elini taşın altına koyar, hatta gerekirse yüreğini ortaya koyar.

Günlerden bir gün, yer yerinden oynadı. Phrygia’nın tam kalbinde, sarayın yanı başında öyle bir yarık açıldı ki, sanırsın yerin altındaki devler esnedi de ağzını kocaman açtı. Şehir sallanıyor, evler sanki o kara boşluğa düşmek için can atıyormuş gibi titriyordu. Gökyüzü sakinleri bu işe ne der, diye Ankhuros hemen bir kahine koştu. Bilge kişi, o derin, puslu gözlerini dikip şöyle dedi: "Eğer şehrinin kurtulmasını istiyorsan, Ankhuros, bu uçurumun içine sahip olduğun en değerli şeyi atacaksın. Ancak o zaman bu koca ağız kapanır."

Kral Midas, o telaşla hemen harekete geçti. Ne kadar mücevheri, ne kadar paha biçilmez vazosu, ne kadar altını varsa; gümüş takımlar, nadide taşlar... Hepsini o dipsiz karanlığa boşalttı. Şakır şakır altınlar döküldü ama nafile! Uçurum her şeyi yutuyor ama bir türlü doymuyordu. Toprak hala sarsılıyor, şehir her an içine düşecekmiş gibi çatırdıyordu.

İşte tam o anda, bizim genç prens Ankhuros öne çıktı. Babasının altın yığınlarına, o ışıltılı ama ruhsuz taşlara baktı. Sonra kendi kalbine, o cesur ve asil yüreğine baktı. Anladı ki, bir şehrin kaderi, dünyanın bütün altınlarıyla değil, ancak bir insanın samimiyetiyle yazılır.

Ankhuros, hiçbir tereddüt göstermeden, en sevdiği atına bindiği gibi o koca uçurumun kıyısına geldi. Arkasına bile bakmadan, gökyüzü sakinlerine bir selam çaktı ve kendini o kara boşluğa bıraktı. Sen inanmazsın belki ama, o daha yere düşmeden toprak birbirine kenetlenmeye başladı. O korkunç yarık, tıpkı bir yara kabuğu gibi kapandı gitti. Şehir sükunete kavuştu, insanlar yeniden huzurla uyudu.

İşte böyle küçük dostum. Altın dediğin nedir ki? İnsan elinden geçer gider. Ama Ankhuros gibi bir yüreğin fedakarlığı, bin yıl geçse de hala dilden dile dolaşır. Hadi bakalım, şimdi git de rüyanda o cesur prensi gör. Belki sana, gerçek zenginliğin kasanın içinde değil, insanın kendi içindeki o kocaman cesarette saklı olduğunu fısıldar.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme