Bak evlat, şöyle otur yanıma. Dizlerim biraz sızlıyor ama senin o pırıl pırıl gözlerini görünce bütün yorgunluğum geçiyor. Hadi, kulaklarını dört aç; bugün sana Phrygia’nın saraylarından, altınların bile yetmediği o hüzünlü ve yiğit genci, Ankhuros’u anlatacağım.
Phrygia Kralı Midas’ı bilirsin, hani şu her dokunduğunu altına çeviren, sonra da eline geçen her şey kaskatı kesilince pişmanlıktan ağlayan o meşhur kral. İşte bu Midas’ın bir de oğlu vardı: Ankhuros. Prens dediğin, gümüş tepside yemek yemez sadece; yeri gelince şehrini, toprağını ve sevdiklerini korumak için elini taşın altına koyar, hatta gerekirse yüreğini ortaya koyar.
Günlerden bir gün, yer yerinden oynadı. Phrygia’nın tam kalbinde, sarayın yanı başında öyle bir yarık açıldı ki, sanırsın yerin altındaki devler esnedi de ağzını kocaman açtı. Şehir sallanıyor, evler sanki o kara boşluğa düşmek için can atıyormuş gibi titriyordu. Gökyüzü sakinleri bu işe ne der, diye Ankhuros hemen bir kahine koştu. Bilge kişi, o derin, puslu gözlerini dikip şöyle dedi: "Eğer şehrinin kurtulmasını istiyorsan, Ankhuros, bu uçurumun içine sahip olduğun en değerli şeyi atacaksın. Ancak o zaman bu koca ağız kapanır."
Kral Midas, o telaşla hemen harekete geçti. Ne kadar mücevheri, ne kadar paha biçilmez vazosu, ne kadar altını varsa; gümüş takımlar, nadide taşlar... Hepsini o dipsiz karanlığa boşalttı. Şakır şakır altınlar döküldü ama nafile! Uçurum her şeyi yutuyor ama bir türlü doymuyordu. Toprak hala sarsılıyor, şehir her an içine düşecekmiş gibi çatırdıyordu.
İşte tam o anda, bizim genç prens Ankhuros öne çıktı. Babasının altın yığınlarına, o ışıltılı ama ruhsuz taşlara baktı. Sonra kendi kalbine, o cesur ve asil yüreğine baktı. Anladı ki, bir şehrin kaderi, dünyanın bütün altınlarıyla değil, ancak bir insanın samimiyetiyle yazılır.
Ankhuros, hiçbir tereddüt göstermeden, en sevdiği atına bindiği gibi o koca uçurumun kıyısına geldi. Arkasına bile bakmadan, gökyüzü sakinlerine bir selam çaktı ve kendini o kara boşluğa bıraktı. Sen inanmazsın belki ama, o daha yere düşmeden toprak birbirine kenetlenmeye başladı. O korkunç yarık, tıpkı bir yara kabuğu gibi kapandı gitti. Şehir sükunete kavuştu, insanlar yeniden huzurla uyudu.
İşte böyle küçük dostum. Altın dediğin nedir ki? İnsan elinden geçer gider. Ama Ankhuros gibi bir yüreğin fedakarlığı, bin yıl geçse de hala dilden dile dolaşır. Hadi bakalım, şimdi git de rüyanda o cesur prensi gör. Belki sana, gerçek zenginliğin kasanın içinde değil, insanın kendi içindeki o kocaman cesarette saklı olduğunu fısıldar.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana hep kralların yüceliğinden, altınların parıltısından ve kahramanların fedakarlığından bahsederler ya... İşte o hikayelerin tozlu raflarında saklanan, yetişkinlerin bile görmezden geldiği o kadim sırrı anlatayım sana. Kulak ver, zira gerçekler, kralların tahtları gibi gürültülü değil, bir şarabın tortusu kadar sessizdir.
Ankhuros isminde bir genç vardı, hani o altın dokunuşuyla her şeyi metale çeviren meşhur kral Midas’ın oğlu. Bir gün, o görkemli Frigya toprakları sarsıldı, yer yerinden oynadı ve şehrin tam kalbinde, sanki dünyanın kendi çığlığıymış gibi derin, kapkara bir yarık açıldı. O uçurum, sarayın surlarını yutmak için ağzını açmış bir canavar gibi bekliyordu.
Evlat, otorite dediğin şey, korktuğunda hep aynı yolu izler: Önce elindeki parlak şeylere sarılır. Kral Midas, o meşhur krallık hırsıyla, krallığın en değerli altınlarını, parıldayan mücevherlerini o karanlık boşluğa fırlattı. Sanki toprak, insanın açgözlülüğünü bir parça metalle doyurabilirmiş gibi! Ama yarık kapanmadı. Çünkü kralların "en değerli" dedikleri şeyler, aslında sadece ellerindeki mülktür; bir insanın yaşamının ağırlığıyla kıyaslanamaz bile.
Ankhuros, babasının ve o sistemin çaresizliğini izledi. Tanrı sözcülerinin "En değerli olanı ver" emri, aslında sistemin kendine biçtiği o acımasız bedeli fısıldıyordu. Ankhuros anladı ki; o yarık altınla değil, bir insanın özgür iradesiyle, bir gencin hayatıyla ancak susturulabilirdi. O sistem, kendi bekasını korumak için en taze olanı kurban etmekten hiçbir zaman çekinmedi. Genç adam, o karanlığın içine kendi isteğiyle atladıkimileri buna kahramanlık diyor, ben ise bir sistemin, gençliğin kanıyla kendini nasıl ayakta tuttuğunu görüyorum.
Bak güzel kardeşim, Ankhuros o uçurumu kapattığında, aslında babasının yetersizliğini kendi hayatıyla örtmüş oldu. Toprak yarığı kapattı, evet... ama geriye sadece sessiz bir hüzün ve kralların koltuklarını korumak için neleri feda edebileceğine dair o ağır, sönmeyen gerçek kaldı.
Unutma; bazen en derin yarıklar, insanların kalbindeki o bitmek bilmeyen hırsla açılır ve onları kapatmak için yine insanların masumiyetini isterler. Şarabımı yudumlarken şunu düşün: Gerçek bir kahraman mıydı Ankhuros, yoksa sistemin kusursuz bir kurbanı mı? Sır, uçurumun en dibinde hala yankılanıyor.