Uzak diyarlarda, denizin hemen kıyısında, güzeller güzeli Andromeda adında bir prenses yaşarmış. Annesi Kassiepeia, bir gün "Dünyanın en güzeli benim kızım!" diye övünüp durmuş. Ama okyanusun derinliklerinde yaşayan deniz kızları bu söze biraz kırılmışlar ve denizlerin hakimi olan o koca yürekli dostumuzdan yardım istemişler. O da kızgınlıkla kıyılara kocaman, korkunç bir deniz canavarı göndermiş. Ülke halkı çok korkmuş. Bilge bir kahin krala, "Eğer kızını kayaya bırakırsan, canavar gider ve huzur gelir," demiş. Çaresiz kalan ailesi, gözyaşları içinde güzel Andromeda'yı sahildeki bir kayaya zincirlemiş.
Tam o sırada, gökyüzünde kanatlı atı Pegasus ile süzülen cesur bir delikanlı olan Perseus çıkagelmiş. Perseus elinde, baktığı herkesi taşa çeviren o meşhur Gorgo'nun başını taşıyormuş. Kayaya bağlı prensesi görünce yüreği titremeye başlamış. Krala gitmiş ve "Eğer kızınızı kurtarırsam onu benimle evlenmesine izin verir misiniz?" diye sormuş. Kral kabul edince, yiğit Perseus hemen canavara karşı gökyüzünden bir ok gibi inip kızı kurtarmış.
Sonra büyük bir düğün yapmışlar, insanlar neşeyle gülüp eğlenmiş, sofralar kurulmuş. Ancak Andromeda'nın eski nişanlısı Phineus bu duruma çok bozulmuş. Adamlarını toplayıp düğünü basmış. Fakat karşısında Perseus ve onun sır dolu çantasını görünce şansı kalmamış. Perseus, çantadan Gorgo'nun başını çıkarıverince, saldıran herkes oracıkta taştan heykellere dönüşmüş. Andromeda ve Perseus ise ömür boyu mutlu bir hayat sürmüşler. Şimdi o güzel prenses, gece gökyüzüne baktığında parlayan yıldızlar arasında hala ışıldar durur, bize hep cesaretin ve sevginin masallarını anlatır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana hep Perseus’un gökyüzünden süzülüp gelen bir kahraman olduğunu, bir prensesi kurtarıp onu büyük bir aşka kavuşturduğunu anlattılar değil mi? Ama o parlak zırhların altında, güç sahiplerinin kurduğu o acımasız oyunun gerçek yüzü bambaşka.
Andromeda, Aithiopia krallığında dünyaya gözlerini açtığında, aslında kendi hayatının sahibi değildi. Annesi Kassiepeia, kendine aşırı güvenip Güçlüler'e meydan okuyacak kadar dilini tutamadığında, bunun bedelini o güzel kız ödedi. Bir annenin kibri, masum bir kızı kayalıklara mahkum etti. Halk mı? Onlar da tıpkı bir rüzgarın önündeki yapraklar gibi, krallarının korkusuna boyun eğip, suçsuz bir çocuğu Gökyüzü sakinleri'nin gazabından korunmak adına bir piyon gibi feda etmeye hazırdı.
Düşünsene evlat, bir kaya parçasına zincirlenmişsin ve denizin derinliklerinden gelen o karanlık canavarın yaklaşışını bekliyorsun. O an, bir insanın hayatı sadece bir takas aracıydı. Sonra o "kahraman" çıkageldi. Perseus... O bile Andromeda’yı gerçekten kurtarmak yerine, babası Kepheus’a bir teklif sundu: "Eğer onu bana verirsen, hayatını bağışlarım." Bu bir kurtarma mıydı, yoksa bir alışveriş mi? Bir insan, hayatı karşılığında bir başkasına mal gibi sunulabilir mi? İşte Güçlüler'in dünyasında aşk bile, böyle soğuk ve hesaplı bir pazar yerinde kurulur.
Düğün gecesi yaşanan o taşa dönüşme trajedisini duymuşsundur. Phineus, Andromeda’nın aslında sözlüsüydü. O kargaşada sevgi değil, sadece bir sahip olma hırsı vardı. Perseus, elinde Medousa’nın kesik başını bir silah gibi sallayarak herkesi taşa çevirdiğinde, o salonu bir ölüm sessizliği kapladı. O sessizlik, aslında tüm o insanların o anki çaresizliğiydi; artık ne bir kararları kalmıştı ne de bir yarınları.
Andromeda, bir babanın korkusundan kurtulup, bir kahramanın zaferine tutsak edildi. Ben, kadehimdeki bir yudum üzüm suyuyla bu dünyanın oyunlarını izlerken, şunu öğrendim: Masallarda "kahraman" diye parlatılanların çoğu, aslında sadece kendi hırslarını besleyen sistemin dişlileridir. Andromeda ise... o, kayaların üzerinde tek başına, kendi kaderini bile elinden alan bir dünyaya karşı sessizce ağlayan, gerçek bir kurbandı.
Unutma evlat; bazen en parlak ışıklar, en karanlık gerçekleri gizlemek için yakılır.