Gelin bakalım minik gezginler, şöyle ateşin yakınına ilişin. Sakallarımı kaşımamı beklemeyin, hikaye dediğin sıcak bir kadeh şarabın yanına katık edilen en lezzetli mezedir. Bugün size, taşları bile dans ettiren bir adamdan, yani Amphion’dan bahsedeceğim.
Amphion ve kardeşi Zethos... Şimşeklerin efendisi Zeus’un ve Antiope’nin evlatları. Kader bu ya, daha dünyaya gözlerini açar açmaz talihsizlik peşlerini bırakmamış, amcaları Lykos onları Kithairon Dağı’nın yamaçlarına, vahşi doğanın kollarına bırakıvermiş. Ama korkmayın, dağlar ve çobanlar onlara annelik babalık etmiş.
Kardeşlerin karakteri birbirinden tıpkı gece ile gündüz kadar farklıydı. Zethos, güçlü kuvvetli, çamurla, tozla, avla uğraşan, kaba kuvvetin adamıydı. Ama Amphion... Ah, işte o, gökyüzü sakinlerinin torpilli olanıydı! Müziğe olan tutkusunu fark eden Apollon, ona öyle bir lyra armağan etti ki, parmakları tellere değdiğinde rüzgarlar susar, kuşlar notaları kapmak için kanat çırpmayı bırakırdı.
Bir gün anneleri Antiope, gördüğü tüm o kötü muamelelerden kaçıp dağda oğullarını bulunca, işler biraz karıştı. Malum, öfke ve intikam duygusu insana hiç yakışmaz ama o vakitler Thebai’de işler kılıçla ve hileyle çözülürdü. Lykos’un hükmü bitti, Dirke ise kaderin o pek de adil olmayan çarkına çarptı; hani şu ırmaklara adını veren efsanenin acıklı sonu...
Sonra bu ikizler, Thebai’nin başına geçtiler. Ama asıl hikaye işte burada başlar. Şehri surlarla örecekler, lakin sur örmek zahmetli iştir. Zethos, o sert mizacıyla devasa kayaları sırtında taşıyıp nefes nefese kalırken, Amphion bir kenara oturur ve lyrasının tellerini inletirdi. Ve inanır mısınız, o taşlar bile müziğin büyüsüne kapılırdı! Amphion çaldıkça, kayalar sanki görünmez eller tarafından havaya kaldırılıyor, bir yapbozun parçaları gibi tıkır tıkır yerlerine oturuyor, surlar adeta şarkı söyleyerek yükseliyordu. Zethos taşın ağırlığıyla terlerken, Amphion sanatın hafifliğiyle şehri kuruyordu.
Sonra mı? Sonrası malum... Amphion, Tantalos’un kızı, güzelliğine ve evlatlarına güvendiği için biraz fazla burnu havada olan Niobe ile evlendi. Ama bilmezler ki, gökyüzü sakinleri gururu ve kibri sevmezler. Niobe’nin küstahlığı, Apollon ve Artemis’in oklarıyla birleşince, o güzelim aile trajik bir sonla dağılıp gitti.
Şimdi söyleyin bakalım, ne anladınız bu masaldan? Bir yanda kaba kuvvetin ve teri dökenin emeği, diğer yanda sanatın ve müziğin sihirli dokunuşu... Ama unutmayın, her ne yaparsanız yapın, gökyüzü sakinlerinin sınırlarını zorlayacak kadar kibirli olmayın. Hadi şimdi, gözlerinizi kapatın da rüyalarınızda o surların nasıl kendi kendine dizildiğini görün.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ayın altında şarabın o hafif, neşeli tortusu kadehimin dibine çökerken sana masalların yaldızlı sayfaları arasında gizlenen o paslı gerçeği fısıldayayım. İnsanlar kralları tanrı sanır, ama krallar sadece kendi korkularını duvara ören ustalardır.
Antiope’nin oğulları Amphion ve Zethos… Onlara “kahraman” derler, değil mi minik yolcu? Ama önce bir düşün; bir anne, kendi çocuklarından nasıl koparılır? Kral Lykos ve eşi Dirke, bir kadını köleleştirip, kundaktaki iki canı dağ başındaki kurtlara yem diye atmışlardı. İşte o devrin “yüce” düzeni buydu: Güçlü olanın ağzında kan tadı varsa, zayıf olanın payına sadece sessizlik düşerdi.
Amphion, elinde lyra’sı ile o dağlarda büyüdü. İnsanlar onun taşları müziğiyle oynattığını anlatır, hayranlıkla dinlerler. Ne güzel, değil mi? Ama şu sırrı unutma: Amphion’un sanatı, aslında o soğuk taşları bile yerinden oynatan bir isyandı. Zethos kaba kuvvetiyle, yani sistemin o ağır, nasırlı elleriyle taş taşıdı; Amphion ise zarafetiyle, yani ruhun direnciyle o duvarları dizdi.
Ah, ama o intikam… İnsan intikamı, bir ırmağın yatağını değiştirmek gibidir. Dirke’yi boğanın boynuzlarına bağladıklarında, aslında sadece bir kraliçeyi cezalandırmadılar; kendi içlerindeki o zalim otoriteyi devralıp, aynı şiddetle yeniden inşa ettiler. Güç sahiplerini devirmek için onların yöntemlerini kullandığında, ellerine bulaşan kan bir daha hiç kurumaz, canımın içi.
Sonra ne mi oldu? Amphion, Niobe ile kurduğu o mutlu yuvasında, tanrıların gölgesini hissetti. Apollon ve Artemis, gökyüzünün o tepeden bakan kibirli sahipleri, Amphion’un çocuklarını birer hedef tahtası gibi biçtiler. Neden mi? Çünkü Amphion, kendi müziğiyle, kendi surlarıyla bir dünya kurmuştu; ve sistem, kendi kurallarına uymayan bir uyuma asla tahammül edemez.
Surları taştan örebilirsin, evlat. Hatta o taşları müziğinle dans ettirebilirsin. Ama eğer otoritenin gölgesinde bir saray kuruyorsan, o sarayın duvarları gün gelir senin kendi mezar taşın olur. Gerçek, Amphion’un lyra’sının tellerinden dökülen o hüzünlü tınıda saklıdır: Özgürlük, başkasının üzerine inşa edilen bir surda değil, kendi şarkını sessizliğe hapsetmemekte yatar.
Şimdi uyu bakalım, yarının dünyasında taşları dans ettirenler değil, surları yıkanlar hatırlanacak.