Şöyle kurulun bakalım ateşin etrafına, kıvılcımlar gökyüzündeki dostlarımızı selamlasın. Size eski günlerden, hani şu zamanın daha genç olduğu, tanrıların ayak izlerinin henüz kurumadığı çağlardan birinden bahsedeceğim. Konumuz Amphiktyon; hani o herkesin bildiği ama aslında çok az kişinin tanıdığı, hikayelerle örülü bir kral.
Amphiktyon, Deukalion ve Pyrrha'nın oğlu, yani o meşhur Hellen’in kardeşi. Soyağacı şaşaalı, kabul ediyorum ama onun asıl meselesi taht oyunlarıydı. Kranaos diye bir kral vardı Atina’da; bizimki gitti, adamın kızıyla evlendi, sonra da "Artık sıra bende!" deyip kayınpederini tahtından indiriverdi. Şaşırmayın, kralların dünyası böyledir; bazen bir kadeh paylaşırsınız, bazen de tacı kapmak için birbirinizin kuyusunu kazarsınız. Ama Amphiktyon’un hükmü on yıl sürdü, sonra Erikhthonios denen bir başka cevval delikanlı gelip onu sürgüne gönderdi. Hayat bu, döner durur.
Fakat onu asıl önemli kılan şey neydi biliyor musunuz? Şehrin, o güzelim Atina’nın kaderine dokunmuş olmasıydı. Atina ismi aslında onun sayesinde Athena’ya, o zırhlı ve akıllı gökyüzü sakinine adanmıştı. Şehrin duvarları o kutsal isimle mühürlendiğinde, Amphiktyon orada hüküm sürüyordu. Dahası, bizim neşeli Dionysos’u, o üzüm bağlarının efendisini, Attika topraklarında ilk ağırlayan kişi de odur. Biliyorsunuz, benim yol arkadaşım Dionysos bir yere uğrarsa, orası bir daha asla eskisi gibi olmaz; ya şarkılar yükselir ya da herkes bir şölenin coşkusuna kapılır.
Amphiktyon’un adını bugün bile duymamızın asıl sebebi ise başka; "amphiktyonia" denilen o dinsel birlikler. Düşünün, her biri birbirine kafa tutan o huysuz Yunan kentlerini alıp, düzenli zamanlarda bir araya getirmek... Her kent elçisini gönderir, bir masa etrafında buluşurlardı. Kavgaları bir süreliğine gömüp, tanrıların huzurunda ortak kararlar alırlardı. İşte bu birleştirici fikrin mimarıydı o.
Yani anlayacağınız çocuklar; tahtından edilmiş bir kral bile olsa, Amphiktyon bugün bize barışın ve bir arada olmanın, yani o kadim "amphiktyonia" ruhunun nasıl bir şey olduğunu hatırlatan bir köprü kurdu. Şimdi, o köprüden geçip uykuya dalma vakti. Yarın, kim bilir başka hangi eski dostun hikayesiyle uyanacağız?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, kulaklarını iyice aç; masalların yaldızlı sayfalarında sana anlatılmayan, o parıltılı krallıkların duvarları ardında saklanan karanlık bir sır var. Gel, dizlerimin dibine otur ve o bilgece neşemi getiren şarabımdan bir yudum alırken beni dinle; çünkü tarih dediğin şey, aslında kazananların yazdığı, ancak kaybedenlerin kanıyla imzalanmış bir kurgudur.
Bugün sana Amphiktyon’dan bahsedeceğim. Adı, kentleri birleştiren bir dinsel birliğin, yani o meşhur Amphiktyonia’nın kökeni olarak anılır. İnsanlar onu düzenin kurucusu, şehirleri tanrıça Athene’nin gölgesinde birleştiren bir bilge sanırlar. Ancak gerçeğin çirkin yüzü, o dinsel birliklerin gümüş süslemelerinin altındaki paslı demirde gizlidir.
Hani şu soylu Deukalion ve Pyrrha’nın oğlu, Hellen’in kardeşi olan adam... O, kayınpederi Kranaos’un tahtına göz diktiğinde, aslında sadece bir krallığı devralmadı. Kranaos, kendi kanından, kendi kızından olan bir ihanetle, tahtından aşağı itildi. İktidar denen o zehirli iksir, insanın gözünü öyle bir bürür ki, evlat evladı, damat kayınpederi tanımaz olur. Amphiktyon, on yıl boyunca o koltukta oturdu; ancak unutma güzel evladım, şiddetle alınan her şey, şiddetle geri verilir. Nihayetinde o da Erikhthonios tarafından tıpkı bir gölge gibi sürgüne gönderildi.
İnsanlar onun Dionysos’u ilk konuklayan kral olmasıyla övünürler. Tanrıları kendi sofrasına oturtarak kendi meşruiyetini kutsadığını sanırdı. Oysa sarayının koridorlarında yankılanan ayak sesleri, aslında kendi hırsının ritmiydi. Tanrılara adanmış o dinsel birlikler, gerçekte kralların güçlerini diğer şehirler üzerinde meşrulaştırmak için ördükleri birer ağdı. O, Athene’nin ismini şehre verirken aslında tanrıçanın gücünü kendi otoritesine bir kalkan yapıyordu.
Hey gidi koca dünya... Bir kralın "düzen" dediği şey, belki de bir başkasının sürgünüydü. O yüzden evlat, birileri sana büyük adamların ne kadar erdemli olduğunu anlattığında, hemen o parlak zırhın çatlaklarından içeri bak. Orada hep hırs, hep birilerinin hakkı yenen sessiz bir feryat ve değişen güç dengelerinin acımasız çarkı vardır. Gerçek, tarihin tozlu sayfalarında değil, o tahtın ayakları altında ezilenlerin fısıltılarında gizlidir.