Oturun bakalım, şöyle ateşin kenarına iyice yerleşin. Ayaklarınızı uzatın, soğuk esiyor bu gece. Hah, şöyle... Gözlerinizi kapatın ve zihninizi biraz genişletin. Bugün size, Olympos'un yüksek zirvelerinde, bulutların üzerinde pişen o gizemli lezzetten bahsedeceğim. Adı; **Ambrosia**.
Siz ölümlüler, karnınız acıkınca ekmek, elma ya da bir kase çorba ile doyarsınız, değil mi? Ama o yukarının, o ışıklı gökyüzü sakinlerinin sofrası başka bir alemdir. Onlar nektar içerler, evet, ama gerçek ziyafetleri, o ballı, mis kokulu yiyecekleri olan Ambrosia’dır.
Şimdi, "Nedir bu Ambrosia?" diye soracaksınız. Öyle basit bir reçel sanmayın sakın. Olympos’un o ulaşılmaz bahçelerinde, arıların bile adını bilmediği binlerce çeşit çiçek açar. İşte Ambrosia, o çiçeklerin en has özlerinden, güneşin altın rengi ışığıyla harmanlanmış, kadim bir nefestir aslında. Bir kaşık tadına baksanız, damaklarınızda sanki bütün bahar sabahları aynı anda dans eder.
Tanrılar ve tanrıçalar, bu altın sarısı mucizeyle beslendikleri için damarlarında akan kan değil, "ikhôr" denilen o parlak, ilahi sıvı dolaşır. Onları yaralanmaz, ihtiyarlamaz kılan sır da işte bu balın büyüsüdür. Hani bazen güneş ışığı ormanda ağaçların arasından süzülür ya, işte o ışığı bir kaba doldurup balla karıştırmışlar gibi düşünün.
Peki, ya bir insan tadarsa? Ha, işte orası işin en eğlenceli kısmı! Efsaneler anlatır ki; eğer bir ölümlü, şans eseri bile olsa bu kutsal gıdadan bir damla tadacak olursa, o andan itibaren hayatı değişir. İçindeki tüm dertler, kederler, yaşlılığın getirdiği o yorgun adımlar silinip gider. Ruhuna öyle bir gençlik, öyle bir mutluluk dolar ki, sanırsın bir yıldız olup gökyüzüne fırlayacaksın. Ama tabii, bu her ölümlüye nasip olmaz. Tanrılar, kendi sofralarının sırrını pek öyle herkese açmazlar, biraz kıskançtırlar bilirsiniz.
Şimdi söyleyin bana; eğer elinizde bir parça Ambrosia olsaydı, sonsuza dek çocuk kalmak mı isterdiniz, yoksa bu hayatı, acısıyla tatlısıyla, yaşlanmayı da öğrenerek mi yaşamayı seçerdiniz?
Düşünün bakalım... Ben mi? Ah, ben zaten yeterince uzun yaşadım. Ama kabul edeyim, bazen o altın tabağın kokusu rüzgarla aşağıya, vadimize kadar gelir; o zaman bile benim gibi yaşlı bir Silenos’un dizleri bir anlığına hafifler, gençlik günlerinin neşesiyle yeniden dolup taşarım.
Hadi bakalım, rüyalarınızda o altın bahçelerde gezinin bu gece. Ama dikkat edin, gökyüzü sakinleri sizi sofrada yakalarsa bir güzel azarlarlar, benden söylemesi!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, diz çök yanıma ve şu kadim asmanın gölgesinde biraz soluklan. Büyüklerin, o meşhur destanlarda sana hep Olympos’un ışıltılı sofralarından, o altın kadehlerden bahsettiğini biliyorum. Ama dinle bak evlat, masallarda anlatılmayan, o parıltılı perdelerin ardında saklanan bir sır var...
Tanrıların o çok övündüğü, yedikleri vakit damarlarından ölümsüzlük akıtan Ambrosia denen o büyülü bal... Sence o sadece bir çiçek özü müydü? Hey gidi güzel evladım, gerçekler o kadar basit değil. Olympos’un zirvesinde oturan, bulutların üzerinden aşağıya bir satranç tahtası gibi bakan o "efendiler", kendi düzenlerini korumak için topraktan gelenin saflığını kendi hırslarıyla bozdular.
Düşünsene; Akhilleus’un öfkesini veya Hekabe’nin yaktığı ağıtları görmezden gelen o yüce kat, kendi huzurları için kurdukları bir sistemin parçasıydı. Ambrosia, aslında onların dünyaya olan mesafesiydi. İnsan olanın kırılganlığını, sevginin o yakıcı hüznünü veya bir ağacın yaprağının düşüşündeki o mahzun ölümü reddetmek demekti bu. O balı içmek, aslında vicdanı bir kadehe hapsedip, dünyaya karşı körleşmekti.
Yorgun ruhum, bilir misin? Eğer bir gün o zehirli baldan bir damla bir insanın dudağına değerse, o artık yaşlanmaz, evet. Ama artık hiçbir şey hissetmez de. Acıyı unutmak, güzelliğin en keskin kenarını da kaybetmektir. Tanrılar güçlerini, acı çekmemeye borçluydu; oysa bizler, o haksızlığa karşı başkaldıranlar, payımıza düşen geçiciliğin içinde gerçeği arayanlarız.
Gözlerindeki o parlak ışığı sakın soldurma. Güç sahipleri seni "ölümsüzlük" yalanıyla, kendi kurallarına uymaya ikna etmeye çalışacaklar. Sakın kanma. Bir yudum şarabın neşesinde, bir dostun omzuna yaslanmanın sıcaklığında, yani o "fanilikte" gizlidir asıl bilgelik. Ambrosia, tanrıların parmaklıklarıdır; biz ise o parmaklıkların dışındaki özgür, küçük çiçekleriz.
Unutma ey bilge aday, gerçek, asla parıltılı bir kasede sunulmaz; onu arayıp bulman gerekir.