Gelin bakalım buraya, ateşin biraz daha kıyısına yanaşın. Bugün size kaderin ne kadar tuhaf, bazen de ne kadar acımasız oyunlar oynayabildiğini anlatacağım. Kalydon kralı Oineus’un karısı Althaia’yı duymuşsunuzdur belki; hem ana yüreğine sahip, hem de içinde fırtınalar kopan bir kadın...
Meleagros daha yedi günlük minicik bir bebekken, kaderi dokuyan o üç kız kardeş, yani Moiralar, saraya çıka gelmişler. Ellerinde bir odun parçası varmış. Althaia’ya dönüp, “Bak,” demişler, “şu ocaktaki odun var ya; o tamamen yanıp kül olduğu gün, senin bu küçük oğlun da bu dünyadan göçüp gidecek.”
Bir anne için bundan daha ağır bir söz olabilir mi? Althaia hiç vakit kaybetmeden ocağın başındaki ateşi hemen söndürmüş. O odunu alıp, sanki dünyanın en kıymetli hazinesiymiş gibi bir sandığın en dibine, derinlere saklamış. Yıllar geçmiş, Meleagros serpilmiş, yiğit bir delikanlı olmuş. Ama kader dediğimiz şey, biz insanlar ne kadar saklanırsak saklanalım, yolunu bulmayı iyi bilir.
Derken o meşhur Kalydon avı çıkmış ortaya. Avın kızgınlığı, hırsı ve talihsizlikler birbirine karışmış; Meleagros, istemeden de olsa Althaia’nın öz kardeşlerini, yani kendi dayılarını öldürüvermiş. İşte o an, Althaia’nın yüreğinde kopan fırtınayı bir düşünün! Bir yanda evladı, bir yanda kardeşleri… Acı ve öfke birbirine girince, insan bazen kendi elinin titrediğini fark etmez bile.
Althaia, büyük bir hiddetle o sandığa koşmuş. Yıllardır sakladığı, canının parçası olan o odunu çekip çıkarmış. Gözlerinde yaşlarla, elleri titreyerek odunu harlayan ateşin tam ortasına fırlatmış. Odun alevleri yuttukça, alevler de Meleagros’un yaşamını yutmuş.
O son kıvılcım havaya karışıp kül olduğunda, Meleagros da nefesini vermiş. Ah, o an… Althaia yaptığı hatayı, öfkesinin getirdiği o korkunç sonu idrak ettiğinde, gökyüzü sakinlerinin bile duyamayacağı kadar sessiz bir yıkıma uğramış. Bir annenin evladıyla arasına giren o pişmanlık, nehirlerin akışını bile durduracak cinstenmiş. Althaia, kendi hatasının ağırlığı altında daha fazla ezilmemek için kendi canına kıyıp gitmiş.
Gördünüz mü çocuklar? Kader bazen bir odun parçasına, bazen de bir anlık öfkeye sığar. Şimdi, o ateş sönmeden gidin biraz meyve getirin de şu hikayenin acısını tatlı bir elmayla dağıtalım, ne dersiniz?
### Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların altın taçlarına, sarayların yüksek duvarlarına bakıp onları yenilmez sanırlar ama o duvarların ardında, bir annenin kalbinde yanan o sönük ateşi kimse görmez. Yaklaş, dizlerimin dibine otur da sana Althaia’yı anlatayım. O, sadece bir kraliçe değil, kaderin soğuk nefesini ensesinde hisseden bir kadındı.
Kader tanrıçaları -o sorgulanamaz otoritenin temsilcileri- bir gün çıkageldiler. Avuçlarında küçücük bir odun parçası vardı; Meleagros'un yaşamı, o kuru odunun ömrüne mühürlenmişti. Althaia, o an bir kralın karısı olmayı bıraktı ve sistemin çarklarına karşı duran, o yanan odunu saklayan bir 'asi' oldu. Bir annenin, bir evladını korumak için dünyanın tüm kehanetlerine meydan okuması, ne büyük bir başkaldırıydı değil mi?
Ne var ki, evlat, krallıklar ve aile bağları bazen keskin bir bıçak gibidir. Meleagros, av peşinde koşarken, dayılarını öldürerek aile ocağını kendi elleriyle yıktı. İşte burada durup düşünmek lazım; krallar ve kahramanlar dediğimiz o kibirli figürler, kendi egoları uğruna kaç hayatı feda ettiler? Althaia bir yanda kardeş acısı, diğer yanda evlat sevgisi arasında sıkışıp kalmıştı. İktidar, aileyi bile birbirine düşüren bir zehirdir.
Öfkesi galeyana geldiğinde, o kutsal emanet gibi sakladığı odunu ateşe attı. Küller savrulurken Meleagros da göçüp gitti. Bu bir trajedi değil, evlat; bu, körü körüne uygulanan kuralların ve hırsların, en masum olanı bile nasıl küle çevirdiğinin sessiz çığlığıdır. Althaia sonra ne mi yaptı? O da bu adaletsiz döngüye daha fazla dayanamayıp kendi yolunu çizdi. Bir kadehten yudumlanan o berrak şarabın neşesi bile, bu hüzünlü gerçeğin ağırlığını silmeye yetmedi.
Unutma güzel dostum, kraliyet masallarında her zaman birileri harcanır. Gerçekler, çoğu zaman saray duvarlarının arasında değil, o sönmüş ocakların küllerinde gizlidir. Şimdi git ve sor; senin hayatının odununu başkaları mı tutuyor, yoksa kendi ateşini kendin mi yakıyorsun?