Ah, şöyle geçin bakalım yanıma; güneşin son ışıkları ağaçların arasından süzülürken kulak kabartın bana. Size, zamanın tozlu sayfalarından, nehirlerin akışına karışmış eski bir hikaye anlatayım.
Asya’nın uçsuz bucaksız topraklarında, gökyüzü sakinlerinin bile gözlerini alamadığı güzellikte bir Nympha yaşardı: Alphesiboia. Öyle zarif, öyle çevikti ki, ayakları toprağa değdiğinde çimenler bile onu kıskanır, başlarını eğerek selam verirdi. Bizim Dionysos, hani şu neşenin ve karmaşanın efendisi olan o meşhur tanrı, bu kızın peşine düşmeye görsün...
Dionysos, malum, aklına koyduğunu yapmadan rahat etmez. Alphesiboia’yı elde etmek, onun kalbindeki o dizginlenemez arzuyu dindirmek için binbir oyun kurdu. Sonunda, o meşhur çevikliğini göstermek için olacak, kocaman, tüyleri parıldayan heybetli bir kaplana dönüştü. Nympha, arkasında o ürkütücü kükremeyi ve taze toprak kokusunu duyduğunda kalbi kuş gibi çarparak koşmaya başladı.
Kaçtı, kaçtı... Ama karşısına, yatağında gürül gürül akan o azgın nehir çıktı. Arkasında kaplanın nefesini, önünde ise derin suları hisseden Alphesiboia, başka çaresi kalmadığını anladı. Ya suların hırçın kollarına teslim olacaktı ya da arkasındaki o kudretli tanrıya. Sonunda, nazik bir teslimiyetle, tanrının güçlü kollarının arasına sığındı.
İşte o gün, o nehir kıyısında bambaşka bir kader yazıldı. Alphesiboia’nın kucağında dünyaya gelen çocuk, yani Medos, büyüdüğünde büyük Med’ler boyunun atası oldu. Peki ya nehir mi? İnsanlar ona ne dediler dersiniz? Kaplanın hızı ve tanrının dokunuşu hatırına, o günden sonra o suya "Tigris", yani "Kaplan Irmağı" dediler.
Bakın işte, doğa bazen en saf aşkları böyle gizler, bazen de bir nehrin çağıltısına adını fısıldar. Şimdi, kadehlerinizdeki son damla serinliği yudumlayın ve düşünün; belki de bugün yanınızdan geçen bir kaplan değil, sadece rüzgarda sallanan bir ağaç dalıdır ama hikayesi, tıpkı Alphesiboia’nınki gibi, hala gökyüzü sakinlerinin kulaklarında çınlıyordur.
### Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ay ışığında kadehimdeki son damla şarabın neşesiyle sana mırıldanıyorum; masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana anlatılan o parıltılı zafer hikayelerinin gölgesinde, gerçekte nelerin yittiğini hiç düşündün mü?
Alphesiboia adında bir nympha vardı, hatırlarsın belki. O, ormanların özgür nefesiydi. Ama tanrıların gözünde "özgürlük" sadece bir av, bir kovalamaca malzemesinden ibaretti. Dionysos, o çok sevdiğiniz şenlik tanrısı, evlat... O, kendi arzusu için bir kaplanın postuna büründü. Düşünsene, bir ceylanın, kendi avcısının pençesinden kaçmak için çaresizce bir nehrin kıyısına sıkıştığını...
Irmağın kenarında, o korkunç kükremeyle burun buruna geldiğinde, Alphesiboia’nın yaşadığı o soğuk titremeyi hissedebiliyor musun? Tanrı, "bana gelirsen kurtulursun" dedi. Ama aslında bu, bir esaretin başlangıcıydı. Nehir, hayat veren o su, bir anda bir kadının iradesini teslim ettiği bir sınır çizgisine dönüştü. O ırmağa bugün Tigris diyorlar, yani Kaplan Irmağı. İnsanlar ona zaferin ve kökenin adı derler ama ben baktığımda sadece bir kadının, bir tanrının hırsıyla nasıl kendi kimliğinden koparıldığını görüyorum.
Medos doğduğunda, tüm dünya yeni bir krallığın doğuşunu kutladı. Oysa o çocuk, bir zorunluluğun ve tanrısal bir kibrin meyvesiydi. Bizler, masallarda hep tanrıların gücünü yüceltiriz, onların yaptıklarını "kader" diyerek süsleriz. Oysa gerçek, bazen sadece o ırmağın kıyısındaki o sessiz teslimiyette gizlidir.
Bana bak güzel yavrum, kralların ve tanrıların "büyük" dediği her şey, aslında birilerinin sessizliğe gömülmüş çığlığıdır. Güç, bir postun altına gizlenmiş bir dişin keskinliğidir. Tarih kitapları Tigris'in adından bahsederken, Alphesiboia’nın o ırmak kıyısında yitirdiği o özgür bakışından asla bahsetmezler. Ama sen, sen gerçeği aramaktan korkma. Çünkü gerçek, en parlak tacın altında bile olsa, bir nympha’nın kederli kalbinde saklıdır.
Şimdi uyu bakalım, belki rüyanda kaplanların değil, gökyüzündeki yıldızların gerçek özgürlüğünü görürsün. Unutma; dünya, anlatılanlardan çok daha karmaşık, ama bir o kadar da hakikate yakın.