Gel bakalım şöyle yanıma, biraz soluklan. Hele bir bak, şu karşıdaki dağların heybetine... İnsan bazen sınırını unutuyor, kendini dünyanın hakimi sanıyor. İşte sana, göklere kafa tutan iki hırçın devin, yani Aloeusoğulları’nın hikayesi.
İphimedeia adında bir kadın vardı, gözü denizden başka bir şey görmezdi. Her gün kumsala iner, avuçladığı tuzlu suları göğsüne serper, o uçsuz bucaksız dalgaların efendisi Poseidon’a seslenirdi. Dileği kabul oldu; dünyaya gelen iki oğlu, Otos ve Ephialtes, daha kundaktayken bile sıradan çocuklara hiç benzemiyordu. İnsan babaları Aloeus olsa da, damarlarında akan o çalkantılı deniz kanı, onları akıl almaz bir hızla büyütüyordu. Her yıl bir karış enine, bir kulaç da boyuna serpilip gidiyorlardı.
Bu iki dev, dokuz yaşına bastıklarında akıllarına öyle bir fikir düşürdüler ki, yer yerinden oynadı. Dediler ki: "Biz artık gökyüzü sakinlerine boyun eğmeyeceğiz!" Akıllarınca Olympos’u devirecekler, Ossa Dağı’nı alıp Olympos’un üzerine koyacaklar, yetmezmiş gibi Pelion’u da en tepeye oturtup bir merdiven yapacaklardı. Denizleri kurutup karayı denize çevirecek, Hera ile Artemis gibi tanrıçaları kendi saraylarına hapsedeceklerdi. Çocuk aklı işte, büyüklük sarhoşluğu insana neler yaptırıyor, bir bilsen...
Hele o savaş tanrısı Ares’e yaptıkları! O devasa cüsseleriyle Ares’i kıskıvrak yakalayıp tunç bir küpün içine tıktılar. Tam on üç ay, o koca savaşçı, tunç bir kabın içinde gün ışığına hasret kaldı. En sonunda yollarını gözleyen haberci Hermes, Ares’i o küpten çekip çıkardığında, tanrı artık savaşmaktan yorgun düşmüş, bir deri bir kemik kalmıştı.
Gökyüzü sakinleri bu arsızlığa daha fazla göz yumabilir miydi hiç? Kimine göre Zeus’un yıldırımları indi başlarına, kimine göre Apollon’un şaşmaz okları... Ama bu işin sonu hiç iyi bitmedi. Ölümlerinden sonra bile rahat yüzü görmediler. Hades’in o karanlık ülkesinde, bir sütuna yılanlarla bağlanmış halde, hiç susmayan bir baykuşun "huu, huu" diyen yakarışlarını dinlemeye mahkum edildiler.
Görüyor musun evlat? İnsan bazen gökyüzüne ulaşmak isterken, aslında kendi çukurunu kazıyor. Kibir, şarabın tortusu gibidir; içeni değil, sadece bardağı kirletir. Şimdi git, biraz huzurla uyu; yarın güneş tekrar doğduğunda sınırlarını bilerek uyanırsın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı kahramanlıkların ardında, tozlu raflarda saklanan başka bir sır var. Gel, yanıma otur; şu kadehimdeki üzümün neşesi damağımda dans ederken, sana gökyüzünün efendilerine kafa tutan o dev çocuklardan, Otos ve Ephialtes’ten bahsedeyim. Yetişkin evlatlarım, sizler de kulak kabartın; zira güç sahiplerinin "düzen" dediği şey, aslında sadece kendi tahtlarını korumak için ördükleri bir parmaklıktır.
İphimedeia, denizin tuzlu kokusuna kapılmış bir kadın... O, bir tanrıya, Poseidon’a duyduğu hayranlığı deniz sularını göğsüne dökerek anlatırmış. Sonunda o kudretli tanrı, kendi doğasına uygun bir şekilde, bir kadının hayallerine dokunmuş. Ortaya Otos ve Ephialtes çıkmış. Onlar sadece birer dev değil, yeryüzünün kendi sınırlarını aşma çığlığıydılar. Her yıl bir karış en, bir kulaç boy... Büyüdükçe dünya onlara dar gelmeye başlamış.
Diyorlar ki; "Tanrılara savaş açtılar, Ossa ve Pelion dağlarını Olympos’un üzerine devirip göğü ele geçireceklerdi." Peki ya gerçekte neydi bu? Bu, sistemin duvarlarına toslayan bir başkaldırıydı. "Denizi kurutup karayı değiştireceğiz" dediklerinde, aslında düzene çomak sokuyorlardı. Güç sahipleri, kendi kurallarıyla oynanmasından hep korkar. O yüzden Hera ve Artemis’i arzulamaları, o tepedeki hiyerarşiyi sarsacak bir hakaret olarak görüldü.
Ah, Ares... O koca savaş tanrısı, bu iki delikanlı tarafından tunç bir küpte on üç ay hapsedildiğinde, Olympos'un ne kadar kırılgan olduğunu gördük. Savaşın bile zincire vurulabileceğini anladık. Ama sistem, kendi kurgusuna sadık kalır. Kendisine tehdit olanı, "azman" diye yaftalayıp yok etmeyi bilir.
Kimi anlatı yıldırım dedi, kimi Apollon’un okları... Sonunda onları sessizliğe gömdüler. Şimdi ise Hades’in karanlığında, yılanlarla sarmalanmış bir sütuna bağlılar. Cezaları ne mi? Bir baykuşun bitmek bilmeyen çığlıklarını dinlemek. Hani şu her şeyi bildiğini iddia eden, bilgeliğin sembolü sayılan o kuşun çığlığı... Onları ebediyen o tek düze, o otoriter sesle terbiye etmeye çalışıyorlar.
Şunu unutma küçük dostum; kralların hikayesinde "dev" olan, aslında sadece özgür olmaya çalışan çocuktur. Ve sistem, kendi sınırlarını çizenleri, o sınırların dışında kalan bir baykuşun ötüşüyle sonsuza dek susturmak ister. Gerçek, o tunç küpün içindeki sessizlikte saklıdır; eğer duyabilirsen.