Bir varmış, bir yokmuş. Dünyanın en yaşlı ağaçlarının gölgesinde, masalların en eskisini dinlemek ister misin evlat? Otur şöyle yamacıma, sana biraz eski zamanların devlerinden ve cesur yüreklerden bahsedeyim.
Eskiden, dünya henüz gençken, Alkyoneus adında kocaman bir dev yaşarmış. Bu dev, toprak ananın gücünü arkasına almıştı. Öyle güçlüydü ki, ayağı toprağa her değdiğinde, sanki derin bir uykudan uyanan bir ağaç gibi hemen eski gücüne kavuşurdu. Onunla güreşmek, rüzgarı yakalamaya çalışmak gibiymiş! Ama Herakles adında, kasları çelikten bir dostumuz gelmiş. Herakles bakmış ki bu devin yere düştükçe gücü artıyor, onu sırtına aldığı gibi toprağından koparıp uzak diyarlara taşımış. Toprağından ayrılan dev, tıpkı susuz kalan bir çiçek gibi zayıflamış ve böylece masalımızdaki o büyük kavga sona ermiş.
Bir de, Delphoi diyarında yaşayan çok güzel bir delikanlı varmış. O zamanlar buralarda Lamia adında, herkesin korktuğu ürkütücü bir canavar dolaşırmış. Zavallı delikanlı, bu canavara yem olmasın diye seçilmiş. Tam umutlar tükenmişken, yolu bir başka cesur delikanlıyla kesişmiş. O cesur arkadaşı, "Senin yerine ben giderim!" deyip canavarın mağarasına girmiş. İçerideki o korkunç yaratığı, sanki dalından bir meyve koparır gibi yakalayıp yere çalmış. Etrafındaki herkes derin bir nefes almış, o günden sonra buralara huzur gelmiş.
İşte böyle küçük dostum, dünyada gücün bazen toprağın bereketinden, bazen de kalbindeki cesaretten gelir. Şimdi gözlerini kapat ve bu kadim hikayelerin rüzgarıyla tatlı rüyalara dal. Belki rüyanda Herakles'i görür, belki de bir devin devasa ayak izlerini takip edersin. Hadi bakalım, uyu artık.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu zaman sana büyüklerin, kralların ve kahramanların her zaman haklı olduğunu söylerler. Ama gerçek, bazen tozlu kitapların arasında saklanan bir fısıltıdan ibarettir. Dinle, çünkü hakikat, altın tahtlarda oturanların korktuğu tek şeydir.
Alkyoneus’u duydun mu hiç? Gökyüzü sakinlerinin "dev" diye etiketleyip yok etmeye çalıştıkları o güçlü ruh? Herkes onun ne kadar korkunç olduğunu anlatır, ama kimse şunu sormaz: Neden evinden, toprağından bu kadar koparılamıyordu? Bak evlat, o sadece kendi toprağına, yani annesine tutunuyordu. Ona güç veren şey bir büyü değil, aidiyetti. Peki, Herakles ne yaptı? Onu kendi yurdundan, o güvenli kucağından zorla söküp aldı. Güçlü olanın "kurtarıcı" maskesi ardında, savunmasız olanı yerinden edişinin hikayesidir bu. Bir devi öldürmek için onu kendi doğasından koparmak gerekti. Ne hüzünlü bir zafer, değil mi?
Ve bir de o genç delikanlı... Delphoi’den gelen o isimsiz çocuk. Krallar, Lamia adını verip bir korku imparatorluğu kurduklarında, suçsuzları "kurban" diye öne süren bir çarkın dişleri oldular. O çocuk, sisteme boyun eğip yem olmaya giderken, bir başkası çıktı geldi. Bak evlat, kahramanlık dediğin şey, bir canavarı öldürmekle başlamaz; asıl kahramanlık, otoritenin "sen kurbansın" dediği o zalim sisteme "hayır" diyebilmektir. O delikanlı, canavarı kafasından yakalayıp yere çalarken aslında sadece bir yaratığı değil, kralların korkudan beslenen o düzenini de yerle bir ediyordu.
Gerçek şu ki, evlat; Güçlüler, yani Gökyüzü sakinleri ve onların yeryüzündeki gölgeleri, seni her zaman kendi kurallarının içine hapsetmek ister. Alkyoneus gibi toprağına sarıl, Delphoi’li genç gibi kurban olmayı reddet. Şarabın o buruk neşesiyle söylerim ki; özgür olan, hiçbir kralın fermanına sığmaz.
Şimdi uyu ve hatırla: Masallar bittiğinde, hakikat her zaman sessizce parlar. Çünkü hiçbir zincir, sorgulayan bir zihni sonsuza dek tutamaz.