Gelin bakalım küçük dostlarım, ateşin etrafına iyice yerleşin. Havadaki şu tuzlu esintiyi duyuyor musunuz? İşte bu koku, dalgaların üzerinde uçan o efsanevi kuşların, Alkyone ve Keyks’in hikayesini fısıldar bize.
Zamanın çok öncesinde, Rüzgarlar Kralı Aiolos’un kızı Alkyone, Sabah Yıldızı’nın oğlu Keyks’le evlenmişti. Öyle bir aşkları vardı ki, görenler onları birbirine pek yakıştırır, "Aman," derlerdi, "gökyüzü sakinleri Zeus ve Hera’nın yeryüzündeki yansıması bunlar!" Ama bilirsiniz, yükseklerdeki o kudretli tanrılar bazen biraz huysuzdur; insanların mutluluğunu çok fazla görünce huylanırlar.
Keyks, bir gün bir tapınağa gidip ruhunu dinlendirmek istedi. Alkyone, kalbine saplanan o huzursuzlukla ona yalvardı: "Gitme! Deniz bazen hırçın bir çocuk gibi huysuzlaşır, yollar tehlikelidir." Ama Keyks, kaderin ağlarını ördüğünü bilmeden, rüzgarın kanatlarına güvenip yelken açtı. Derken, deniz bir anda çığlık atmaya başladı. Fırtına öylesine şiddetliydi ki, koca gemiyi oyuncak bir kayık gibi savurup yuttu. Keyks, derin maviliklerin kollarına teslim oldu.
Zavallı Alkyone ise kıyıda, gözlerini ufka dikmiş, her dalga vuruşunda "Dönüyor mu?" diye bekliyordu. Sonunda dalgalar, cansız bir bedeni kumsala bıraktı. Alkyone sevdiğini görünce, insan olmanın verdiği tüm acıyla kendini o köpüklü suların kucağına, sevgilisinin yanına attı.
İşte tam o an, gökyüzünün yükseklerinden aşağıya bakan tanrılar bile bu sadakat karşısında utandılar. Onları sadece toprağa gömülüp gitmeye bırakmadılar; her ikisini de zarif, beyaz kanatlı deniz kuşlarına dönüştürdüler. Artık onlar gökyüzü ile denizin arasında, omuz omuza uçan iki ruhtu.
Ama bir dertleri vardı: Yavrularını nerede büyüteceklerdi? Deniz, huysuz olduğu kadar değişkendi de. Zeus, belki de vicdan azabından, Belki de bu sevgiye duyduğu saygıdan rüzgarların babası Aiolos’a emir verdi: "Kış dönemi geldiğinde, tam yedi gün boyunca tüm rüzgarları susturacaksın!"
İşte o yedi gün boyunca deniz süt liman olur, pürüzsüz bir ayna gibi parlar. Denizciler buna "Alkyone günleri" derler. Dalgalar bile o güzel kuşların kuluçkaya yatmasına izin vermek için nefesini tutar, susar. Bugün bile, eğer kışın ortasında deniz bir anda çarşaf gibi dümdüz olursa, bilin ki o iki aşık kuş yavrularıyla ilgileniyordur.
Hadi şimdi, birer bardak üzüm suyundan bir yudum alın da, gökyüzünün bu eski ve nazlı masalının tadı damağınızda kalsın. Dünya, göründüğünden çok daha ince iplerle birbirine bağlıdır, unutmayın bunu.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılmayan, üzerine toz kondurulmayan o büyük sır burada saklı... Kulağını yaklaştır, çünkü rüzgarlar bazen doğruyu söylemekten korkar.
Alkyone ve Keyks’in hikayesini duymuşsundur elbet; o çok sevilen, o çok "ideal" çift. Olympos’un tepesindeki o kibrin efendileri, Zeus ve Hera, aşağıda kendi hallerinde mutlu olan iki insan gördüklerinde bunu bir başkaldırı olarak görmüşlerdi. Neden mi? Çünkü tanrılar, insanların onlara ihtiyaç duymadan, sadece birbirlerinin varlığından güç alarak mutlu olmalarına tahammül edemezler. İtaat etmeyen sevgi, onların gözünde bir tehdittir, evlat.
Keyks, aslında o görkemli tapınaklara gitmek zorunda değildi; onu o tehlikeli sulara iten, dönemin otoritesine yaranma arzusu ve "hükmetme" hırsıydı. Kendi krallığının ötesinde, tanrıların gözetimi altındaki o gri sularda kaybolması bir kaza değildi; sistemin, haddini aşan (ya da sadece kendi dünyasını kurmak isteyen) birine verdiği soğuk bir cevaptı. Alkyone kıyıda beklerken, aslında sadece bir kocayı değil, bir düzenin yıktığı huzurlu bir yaşamı bekliyordu.
Okyanusun acımasız dalgaları Keyks’in cansız bedenini kıyıya vurduğunda, Alkyone’nin yüreğindeki o derin hüzün, aslında tanrıların oyununa karşı bir sessiz direnişti. Denize kendini bıraktığında, o tanrılar -hani şu her şeyi kontrol etmeye çalışan kibirliler- birdenbire "merhametli" oluverdiler. Sence bu bir ödül müydü, yoksa onları artık bir tehdit olmaktan çıkarıp, sonsuza dek denizin üzerinde oradan oraya savrulan, konuşamayan kuşlara dönüştürerek susturma çabası mı?
Zeus’un "yelleri dindirme" emri bile bir lütuf değil, bir gösteridir. Denizleri dindirir ki, kuşların çırpınışı o koca fırtınaların gürültüsü içinde kaybolmasın; yani aslında kuşların hatırasını kendi kurallarının bir parçası haline getirir.
Şimdi, günün sonunda, elimizdeki o kadim bilgelik dolu şaraptan bir yudum alıp düşünelim güzel yavrum; bazen kuş olup gökyüzünde özgürce uçmak sanılır, ama belki de gerçek özgürlük, o fırtınaları yaratanların masallarındaki bir figür olmayı reddetmektir. Gerçek, dalgaların altında, o hiç anlatılmayan sessizlikte gizlidir.