Bak evlat, şöyle otur yanıma, dizlerimin dibine... Üzerine bir hırka al, akşamın serinliği yavaş yavaş dağlardan iniyor. Bana öyle tuhaf tuhaf bakma, yaşlı bir keçinin hafızası, taze bir incir kadar tatlı hatıralarla doludur. Bugün sana, destanların tozlu sayfalarında ismi pek az geçen ama aslında koskoca bir kahramanın kalbinin attığı yeri, yani **Alkimede**’yi anlatayım.
Hani şu meşhur İason var ya, Argo gemisine binip altın postun peşine düşen o gözü pek adam? İşte o İason, dünyalar güzeli ve akıllı bir kadının, Alkimede’nin evladıydı. Alkimede, Iolkos krallığının o şaşaalı ama entrikalarla dolu sarayında, Aison’un eşi olarak yaşardı. O zamanlar gökyüzü sakinleri, insanların kaderiyle bir çocuk oyuncağı gibi oynarlar, bazen şaşkınlık bazen de kederle izlerlerdi aşağıyı.
Düşünsene, kocası Aison tahtından indirilip zindanlara veya sürgüne gönderildiğinde, Alkimede’nin içinde koca bir fırtına kopmuş olmalı. Bir anne için evladını korumak, bir tanrıçanın öfkesinden kaçmaktan daha zordur. Rivayet odur ki, İason’u tehlikelerden uzak tutmak için onu gözlerden ırak bir yere, koca koca ağaçların gölgesindeki mağaralara emanet etti. Alkimede, bir anaç kuş gibi, yuvasını bozmak isteyenlere karşı sessiz ama derin bir kurnazlıkla direndi.
Onu sadece bir kraliçe ya da bir eş olarak görme; o, fırtınalı bir denizde gemisini rotada tutmaya çalışan bir dümenci gibiydi. Kederli zamanlarda bir yudum keyifli içeceği dudaklarına götürürken bile, aklı hep oğlunun geleceğindeydi. İason büyüyüp o meşhur yolculuğuna çıktığında, Alkimede’nin gözlerinin içindeki o derin hüznü kimse tam olarak anlayamadı. Hani derler ya, "Anne yüreği, uzak diyarlardaki fırtınayı evinde hisseder," işte tam da öyleydi.
O, devasa savaşların ya da gürültülü zaferlerin başrolünde değildi belki ama, kahramanlar doğuran o görünmez ağın tam merkezindeydi. Şimdi sen bu gece başını yastığa koyduğunda, belki bir kahraman olmayı hayal edersin ama unutma; her kahramanın ardında, onun için endişelenen ve sessizce dualar eden, Alkimede gibi bir yürek vardır.
Haydi bakalım, gözlerini kapat şimdi. Yıldızlar, gökyüzü sakinlerinin yaktığı kandiller gibi parlıyor. Yarın anlatacak daha çok hikayemiz var, yeter ki sen merak etmeyi bırakma.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Yaklaş, güzel yavrum... Ateşin közü sönmek üzereyken sana, tozlu parşömenlerde ismi sadece bir gölge gibi geçen Alkimede’den bahsedeyim. Büyükler sana onun sadece bir kralın eşi, bir kahramanın annesi olduğunu söyleyecekler. Ama evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var: Bazı kadınlar tarihin sayfalarına, başkalarının hırslarına merdiven olsunlar diye yazılırlar.
Alkimede, İolkos’un kraliçesiydi. Kendi adıyla anılan bir hayatı yok muydu sanıyorsun? Vardı elbette. Ancak krallık denen o gösterişli kafesin içinde, kendi kanından olanıyani İason’ubüyütürken, bir gün o çocuğun taht hırsıyla uzak denizlere, Altın Post’un peşine savrulacağını biliyordu. Krallar, yani o "yüce" sayılan adamlar, güçlerini korumak için evlatlarını bile birer piyon gibi harcamaktan çekinmezler. Alkimede ise, sistemin dişlileri arasında ezilen her anne gibi, o büyük çatışmanın sadece yas tutan izleyicisi olmak zorunda bırakıldı.
Bak dinle bilge evladım, Alkimede’nin hikayesi bir zafer değil, bir hayal kırıklığıdır. O, kocasının güç oyunları ve oğlunun kahramanlık maskesi altında kendi varlığını sessizce yutanlardan biriydi. Saray duvarlarının ardında, zafer türküleri söylenirken, o muhtemelen tanrılara değil, kendi sessizliğine sığınıyordu. Bir kadeh ferahlatıcı şarapla buruk bir tebessüm ederken, tarihin büyük adamlarının arkalarında bıraktığı yıkımı sessizce izliyordu.
Yetişkinler, Alkimede’ye sadece bir soy ağacı figürü gözüyle bakıp geçiyorlar; çünkü gerçeği görmek, o ihtişamlı mitolojinin altındaki çürümüşlüğü de görmeyi gerektirir. Unutma; sarayların pencereleri sadece dışarıyı değil, içerideki mahpusları da gösterir. Alkimede, ismini tarihe kazıyanların değil, o kazıma işleminin bedelini ödeyenlerin sessiz çığlığıdır. Şimdi git ve düşün; herkesin 'kahraman' dediği o insanların gölgesinde, kaç kişi sessizce yok oldu?