Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle ateşin etrafına sokulun. Dizlerim biraz sızlıyor ama sizin o meraklı gözlerinizi görünce tüm yorgunluğumu unutuyorum. Bugün size, hani şu meşhur Pelops’un oğlu, Atreus ve Thyestes ile aynı kandan gelen Alkathoos’un hikayesini anlatayım.
Alkathoos, öyle herkesin bildiği büyük kahramanlar gibi gök gürültüsüyle gelmedi dünyaya ama kaderin onun için çizdiği yol oldukça çetrefilliydi. Her şey, Megara kralı Megareus’un başına gelen korkunç bir felaketle başladı. Şehrin yakınlarında gezinen, ne olduğu belirsiz, kocaman, vahşi bir aslan halka nefes aldırmıyordu. Kral Megareus çaresiz, "Kim bu canavarı haklar ve bizi bu dertten kurtarırsa, hem kızımı ona eş vereceğim hem de krallığımda pay sahibi yapacağım," diye ilan etti.
O günlerde Alkathoos oradaydı işte. Bir delikanlının en hırslı, en gözü pek zamanları... Korku nedir bilmeden, elinde mızrağıyla o canavarın karşısına dikildi. Tabii, bir gökyüzü sakini olan Apollon’un da gözü üzerindeydi. Alkathoos aslanı yendi, şehri derin bir nefes aldırttı ve kralın damadı, Megara’nın da yeni gözbebeği oldu.
Ama macera orada bitmedi, evlatlarım. Bir gün Giritliler şehre saldırıp surları yerle bir ettiklerinde, Alkathoos yine kollarını sıvadı. Yıkılan surları yeniden örmeye koyuldu. İşte tam o sırada, müziğin ve ışığın efendisi Apollon, ona yardım etmek için yanına geldi. Tanrı, surları onarırken o muazzam lyra’sını bir taşın üzerine bırakmış. Bilgece derler ki; Apollon’un dokunuşu o taşa öyle bir sihir işlemiş ki, yıllar geçse de, üzerine ne zaman vursanız, sanki tanrıdan bir nota kalmış gibi ses verirdi.
Şimdi söyleyin bakalım, bir kralın sadece kılıcıyla değil, tanrıların yardımıyla inşa ettiği bir surda yaşamak nasıl bir duygudur? İşte tarihin tozlu sayfalarında unutulmuş gibi duran, ama aslında taşlara ve toprağa sinmiş bir hikaye böyledir.
Hadi, testideki serin sudan bir yudum alalım da, bir sonraki hikayeye kadar şimdilik bu kadar yeter. Çok da meraklı olmayın, sonra gece rüyalarınızda o aslanla koşturursunuz, benden söylemesi!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana hep kralların zaferlerini, parlayan zırhlarını ve gökyüzünden inen tanrıların onların yanındaki yerini anlatırlar. Ama gel, sana şarap kadehimin dibindeki tortuda saklı, o tozlu tarih kitaplarının yazmaya çekindiği gerçekleri fısıldayayım.
Alkathoos derler ona; Pelops’un kanından, Atreus ve Thyestes’in kardeşi. Soy ağacına bakınca herkes onu sarayların altın varaklı ihtişamıyla hatırlar. Ama bir de madalyonun öteki yüzü var, güzel evladım. Alkathoos, bir aslanın dehşet saçtığı Megara şehrine gittiğinde, aslında tek bir amacı vardı: Gücün boşluğunu doldurmak. Kral Megareus, bir canavarı öldürenin kızını ve tahtını alacağını duyurduğunda, sistem dişlerini göstermişti bile. Alkathoos o aslanı hakladığında sadece bir vahşeti bitirmedi; bir insanın canı üzerinden kurulan o eski, acımasız pazarlığa da ortak oldu. Kahramanlık dedikleri şey, bazen sadece bir kralın tahtını korumak için başkalarının hayatını takas etmektir.
Söyle bana, sevgili dostum, bir tanrının yardımıyla surları örmek, gerçekten bir lütuf muydu yoksa o şehri bir hapishaneye dönüştürmek mi? Söylenceye göre Apollon, surları örerken lirasını bir taşa yaslamış. O taşın, üzerine dokunulduğunda hala bir inilti gibi ses çıkardığını söylerler. Kim bilir? Belki de o taş, yıkılanın yerine kurulan her krallığın, sistemin altında ezilenlerin acısını içinde saklıyordur. O ses, kılıç sesinden çok bir ağıta benzer; duymasını bilen için, gücün inşa ettiği hiçbir duvarın huzurlu olmadığını anlatır.
Krallar gelir, krallar gider, evlat. Kimi aslan avlar, kimi sur örer. Ama unutma; tarih, sadece Apollon’un lirasından yükselen o kutsal ezgiyi değil, o taşın altında kalan sessizlerin fısıltılarını da içinde taşır. Şimdi git ve sor; bir taht, kaç insanın hayalleri yıkılarak yükselmiştir?