Gel bakalım şöyle, ateşin başına iliş. Bak, elindeki o kadehi biraz kenara bırak da gözlerinin içine bakayım senin. Şöyle derin bir nefes al, çünkü anlatacağım şey öyle bir düğüm ki, antik zamanların tozlu yollarından bugüne kadar gelmiş.
Sana bugün, hem saraylıların hem de çobanların yakından tanıdığı, o meşhur **Aleksandros**'tan bahsedeceğim. Hani şu herkesin **Paris** adıyla bildiği, Truva'nın talihsiz prensi. "İki isim, tek bir kader" derdi büyüklerimiz, haklılarmış da.
Bir düşün; koca bir imparatorluğun tacı başına konacakken, kendini İda Dağı’nın yamaçlarında, sürülerinin başında buluyorsun. O zamanlar kimse onun bir gün Hektor'un kardeşi, Kral Priamos'un oğlu olduğunu bilmiyordu. Çoban giysileri içinde, elinde değneğiyle rüzgarı dinleyen bir gençti sadece. Ama unutma, gökyüzü sakinleri bir fidanı toprağa dikerken onun sadece dallarına değil, meyvesine de karar verirler. İşte Aleksandros’un hikayesi de tam orada, o dağ başındaki sessizlikte başladı.
Ona "Paris" dediklerinde, genellikle bir aşkın ya da bir hatanın gölgesi gelir akla. Ama "Aleksandros" dediklerinde... İşte o zaman, içindeki o gizli asalet ve çelişki uyanır. Bu isim, ona boşuna verilmedi; "insanları koruyan" demek. Ne garip değil mi? Kendi kaderini koruyamamış bir adamın ismi, başkalarını korumak üzerine kurulu.
O, ne tam bir savaşçıydı ne de sadece bir çoban. İki dünya arasında asılı kalmış, rüzgar nereden eserse oraya savrulan bir yaprak gibiydi. Bir elinde flütü, diğerinde ise kaderinin getireceği o ağır metal... Hani şu güzel Helen ile yolları kesiştiğinde, aslında sadece kendi sonunu değil, koca bir şehrin de duvarlarını yerle bir edecek o fitili ateşlemişti.
İnsanlar onu sadece bir aşık ya da bir korkak olarak anarlar; oysa o, tanrıların oyun tahtasında kurban edilen en naif piyondu. Bir gün bir kral, ertesi gün bir çoban; sonra yine bir prens... Aleksandros olmak, koca bir karmaşanın tam ortasında durmaktır evlat.
Şimdi söyle bakalım, sen olsan İda Dağı’ndaki o huzurlu sürülerden mi vazgeçerdin, yoksa sarayın o ağır ve karanlık tahtına mı otururdun? Kaderin o ince ipinde yürürken, hangi isminin seni daha iyi temsil ettiğini kim bilebilir ki?
Hadi, gözlerini kıs da rüzgarın getirdiği uzak Truva seslerini dinle. Aleksandros’un hikayesi bitmedi, sadece başka bir kadehte, başka bir hikayede yeniden harmanlanıyor. Şimdi biraz sus ve o ateşin dansına odaklan; her kıvılcım, unutulmuş bir kahramanın hatırasıdır.
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; masallarda anlatılmayan, o yaldızlı saray duvarlarının ardına hapsedilmiş bir sır var. Sen o ihtiyar şarabımdan bir yudum alıp neşelenirken, gel sana Aleksandros'un –yani o meşhur Paris’in– üzerindeki o tozlu perdenin arkasındakini fısıldayayım.
"Krallar, kendi hırslarının heykelini dikmek için çocukları harcar, sonra da o çocuklara 'kahraman' ya da 'felaket' etiketi yapıştırıp kurtulurlar."
Bak küçük yolcu, Aleksandros sıradan bir çoban değildi; o, krallıkların ve tanrıların oyun tahtasında bir piyondu. Babası Priamos, kahinlerin "Bu çocuk felaket getirecek" demesiyle onu henüz bebekken İda Dağı'na, vahşi doğanın insafına terk etti. Neden mi? Çünkü otorite, kendi konforunu bozacak her türlü ihtimalden korkar. O, sarayda şatafat içinde büyümesi gerekirken; soğuğu, açlığı ve yalnızlığı öğrendi.
Sonra ne mi oldu? O "kötü çocuk", bir gün babasının sarayına geri döndüğünde, Sparta’dan Helene’yi alıp getirdi. Tarihçiler buna "aşk" dediler, ozanlar "kaçırılma" diye ağıt yaktılar. Ama gerçeği biliyorsun evlat, değil mi? Sistem; Agamemnon gibilerin yağma iştahını kapatmak için bir gerekçeye ihtiyaç duyduğunda, Aleksandros’un o tek bir hatası, koca bir şehrin, Troia'nın yerle bir edilmesine yetti.
Aleksandros, aslında hepimizin içindeki o yaralı yanın simgesidir; otoritenin reddettiği, sonra da işine geldiğinde kurban ettiği bir çocuk. Helene’yi tutkuyla sevdi ama o tutku, kralların satranç tahtasında bir piyonun hamlesinden öteye gidemedi. Kardeşi Hektor omuzlarında Troia'nın yükünü taşırken, Aleksandros da kendi günahının kefaretini ödemek için oklarını savurdu.
Şimdi anlıyor musun güzel evlat? Aleksandros ne tek başına bir kahramandı ne de tek başına bir suçlu. O, sadece sistemin dişlileri arasında ezilen, kaderi başkaları tarafından yazılmış, sessizce yok edilmiş bir hayattı. Gerçek, hiçbir zaman kitaplarda yazıldığı kadar siyah veya beyaz değildir; tıpkı benim seninle paylaştığım şu kadim, hafif mayhoş bilgi gibi... Her şey, bakmayı bildiğin o çatlakların arasından sızan gün ışığında gizli.