Thesauros Mythology Aleksandros

Aleksandros

Aleksandros

Priamos’un oğlu, Troya’nın kaderini değiştiren prens. Paris ismiyle de bilinen bu genç, Helena uğruna koca bir kentin yıkılışına sebep olmuştur.

Troya surlarının ardında, kraliyetin gölgesinde büyüyen Aleksandros; aslında bir şehri küle boğacak olan Paris’in, iktidarın meşruiyet sahasında kendine biçilen kimliğidir. Soylu kanın sunduğu ayrıcalıklı konum, bireyin kendi arzusunu devletin bekasına eklemlemesine izin verirken; onun varlığı, hükmedenlerin elinde kaderin bir aracı haline getirilen ve saray disiplininin tahakkümüyle isimlendirilen bir figürden ibarettir.
Silenos
Gel bakalım şöyle, ateşin başına iliş. Bak, elindeki o kadehi biraz kenara bırak da gözlerinin içine bakayım senin. Şöyle derin bir nefes al, çünkü anlatacağım şey öyle bir düğüm ki, antik zamanların tozlu yollarından bugüne kadar gelmiş.

Sana bugün, hem saraylıların hem de çobanların yakından tanıdığı, o meşhur **Aleksandros**'tan bahsedeceğim. Hani şu herkesin **Paris** adıyla bildiği, Truva'nın talihsiz prensi. "İki isim, tek bir kader" derdi büyüklerimiz, haklılarmış da.

Bir düşün; koca bir imparatorluğun tacı başına konacakken, kendini İda Dağı’nın yamaçlarında, sürülerinin başında buluyorsun. O zamanlar kimse onun bir gün Hektor'un kardeşi, Kral Priamos'un oğlu olduğunu bilmiyordu. Çoban giysileri içinde, elinde değneğiyle rüzgarı dinleyen bir gençti sadece. Ama unutma, gökyüzü sakinleri bir fidanı toprağa dikerken onun sadece dallarına değil, meyvesine de karar verirler. İşte Aleksandros’un hikayesi de tam orada, o dağ başındaki sessizlikte başladı.

Ona "Paris" dediklerinde, genellikle bir aşkın ya da bir hatanın gölgesi gelir akla. Ama "Aleksandros" dediklerinde... İşte o zaman, içindeki o gizli asalet ve çelişki uyanır. Bu isim, ona boşuna verilmedi; "insanları koruyan" demek. Ne garip değil mi? Kendi kaderini koruyamamış bir adamın ismi, başkalarını korumak üzerine kurulu.

O, ne tam bir savaşçıydı ne de sadece bir çoban. İki dünya arasında asılı kalmış, rüzgar nereden eserse oraya savrulan bir yaprak gibiydi. Bir elinde flütü, diğerinde ise kaderinin getireceği o ağır metal... Hani şu güzel Helen ile yolları kesiştiğinde, aslında sadece kendi sonunu değil, koca bir şehrin de duvarlarını yerle bir edecek o fitili ateşlemişti.

İnsanlar onu sadece bir aşık ya da bir korkak olarak anarlar; oysa o, tanrıların oyun tahtasında kurban edilen en naif piyondu. Bir gün bir kral, ertesi gün bir çoban; sonra yine bir prens... Aleksandros olmak, koca bir karmaşanın tam ortasında durmaktır evlat.

Şimdi söyle bakalım, sen olsan İda Dağı’ndaki o huzurlu sürülerden mi vazgeçerdin, yoksa sarayın o ağır ve karanlık tahtına mı otururdun? Kaderin o ince ipinde yürürken, hangi isminin seni daha iyi temsil ettiğini kim bilebilir ki?

Hadi, gözlerini kıs da rüzgarın getirdiği uzak Truva seslerini dinle. Aleksandros’un hikayesi bitmedi, sadece başka bir kadehte, başka bir hikayede yeniden harmanlanıyor. Şimdi biraz sus ve o ateşin dansına odaklan; her kıvılcım, unutulmuş bir kahramanın hatırasıdır.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme