Oturun şöyle, ayaklarınızı uzatın bakalım. Şarabın tortusu bardağın dibinde kalmış, eh, bizim de anlatacaklarımız hala taze... Dinleyin şimdi; vaktiyle Argos diyarında, tıpkı sizin gibi birbirinin ensesinden ayrılmayan ama gönüllerinde birer kuyu dolusu düşmanlık büyüten iki ikiz kardeş varmış: Akrisios ve Proitos.
Daha annelerinin karnındayken birbirlerini itekleyip tekmeleşmeye başlamışlar bu yaramazlar. Büyüyüp de babaları Abas göçüp gidince, "Taht benimdir, tacı ben takarım!" kavgasıyla birbirlerine girmişler. Akrisios, tam bir inatçı keçi; kardeşini elindeki ordularla ta uzaklara, Lykia’nın sarp kıyılarına kadar kovalamış. Ama gökyüzü sakinlerinin işi sağı solu belli olmaz, Proitos da boş durmamış. Orada bir prensesle evlenip, kayınpederinden aldığı ordularla geri dönmüş. Kyklopların elleriyle ördüğü, devasa taşlardan o meşhur Tiryns surlarını kendine kale yapmış. Sonunda "Aman," demişler, "yeter bu kavga," ve Argos’u ikiye bölüp paylaşmışlar.
Fakat Akrisios’un asıl dertleri başkamış. Bir kızı varmış, adı Danae; güneş kadar parlak, ay kadar duru. Kral, bir de erkek evlat özlemiyle Delphoi’ye, o meşhur kahinlerin yanına gitmiş. Ancak gelen haber, bir kovan arı sokmuş gibi yakmış yüreğini: "Ey Akrisios," demişler, "bir torunun olacak, ama gel gör ki ömrün o torunun elinde son bulacak."
İhtiyar kral, telaşından ne yapacağını şaşırmış. Madem ki torun öldürecekti, o zaman kızı Danae’ye kimse yaklaşamayacaktı! Tunçtan, soğuk, sert bir oda yaptırmış; kızı oraya kapatmış ki ne kuş uçsun ne kervan geçsin. Ama unuttuğu bir şey vardı: Zeus’un gözü yükseklerdedir, onun aşamayacağı duvar, giremeyeceği gedik yoktur. Gökyüzünün efendisi, gönlüne düşürdüğü bu güzel kız için altın bir yağmura dönüşmüş, çatının incecik aralığından süzülüp Danae’nin kucağına akmış.
İşte Perseus böyle gelmiş dünyaya. Akrisios gördüğü manzaradan sonra dehşete düşmüş, evlat sevgisiymiş, torunmuş dinlemiş mi? "Atın bunları bir sandığa, sürün denizin karanlık sularına!" demiş. Kaderin cilvesi işte; sandık kıyıya vurmuş, Danae ve Perseus kurtulmuş.
Yıllar geçmiş, Perseus serpilmiş, yiğit olmuş, türlü maceralarla nam salmış. Akrisios ise torununun adını duydukça korkusundan yerinde duramamış, kuzeydeki Larissa şehrine kadar kaçıp saklanmış. Sanmış ki kaderden kaçılır, sanmış ki tanrıların dokuduğu iplik makasla kesilir. Bir gün Larissa’da büyük oyunlar düzenlenmiş, sporcular diskler atmış, güneşin altında ter dökmüşler. O sırada kalabalığın içinde bir genç varmış; diski havaya fırlatmış, ama ne fırlatış! Rüzgar sert esmiş, disk yön değiştirmiş ve gidip tam da o saklanan ihtiyar kralın alnının ortasına inmiş.
Kader, çocuklar... O, ağaçta asılı duran meyve gibidir; vakti gelince kendiliğinden düşer. Akrisios, kaçtığı yerden kaçamadı işte. Şimdi söyleyin bakalım, insan kendi yazgısını kovalarken, aslında ona doğru koştuğunu ne zaman anlayacak?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı kralların ardındaki tozlu perdede saklı bir sır var... Diz çökmüş, bir deri bir kemik kalmış gerçeklerin fısıltısı bu.
İki kardeş düşün; Akrisios ve Proitos. Henüz ana rahmindeyken birbirlerinin alanına göz diken iki hırslı ruh. O krallık dedikleri şey, toprakları bölüşüp üzerine bayrak dikmekten mi ibaret sanıyorsun evlat? Hayır, bu sadece bir iktidar kavgası; kimin daha çok hükmedeceği, kimin diğerini daha uzağa, Lykia’nın ıssız kıyılarına süreceği üzerine bir oyun. Tahtın soğuk taşları, kardeş kanıyla ısınır. Kyklopların ördüğü o devasa surlar, dışarıdaki düşmandan ziyade, kralın kendi korkularını hapsettiği bir zindandır aslında.
Akrisios, o yaşlı ve huzursuz kral... Kendi sonunun bir başkasının elinden geleceğini öğrenince, ne yaptı biliyor musun? Geleceğinden korktuğu için, bir masumun, kızı Danae’nin hayatını kararttı. Korku, insana ne tuhaf şeyler yaptırır, değil mi yavrucuğum? Bir babanın kendi kanına, sırf tacı elinden gitmesin diye tunçtan bir hapishane layık görmesi... O tuncun soğukluğu, bir kralın kalbinden daha sert değildi inan bana.
Tanrıların o "altın yağmuru" dediği şey, aslında sadece güç sahiplerinin kuralları nasıl da kolayca çiğnediğinin şiirsel bir örtüsü. Danae, sistemin kurbanıydı. Babasının kibriyle bir sandığa konup engin denizlere, o koca yalnızlığa terk edildi. Oysa deniz, kralların emirlerini dinlemez; o, kaderi kendi dalgalarıyla dokur.
Zaman geçer, çark döner. Perseus, o sandıktan çıkan çocuk, büyür ve döner. Krallar, hatalarından kaçmak için Larissa gibi şehirlere sığınsalar da, geçmiş bir gölge gibi peşlerinden gelir. Bir disk atışı, bir kaza ya da adaletli bir tesadüf... Akrisios’un başına inen o disk, aslında yıllar önce tuncun ardına hapsettiği kendi vicdanının ağırlığıydı evlat.
Şimdi şunu anla; krallar devrilir, surlar yıkılır, ama o sandıkta korkuyla bekleyenlerin çığlığı tarihin sayfalarında hep yankılanır. Bir kadeh şarabın neşesiyle şunu diyebilirim ki; dünyayı değiştiren, tacı takanlar değil, o tuncun ardında bile yaşamı var edenlerdir.
Sessiz kalma, evlat. Çünkü tarihin gerçek sesi, sadece kazananların değil, o sandığın içindeki sessizlerin hikayesidir. Şimdi git ve gördüğün her "güçlü" figürün ardındaki o tunç kapıyı ara. Göreceksin, onlar da sadece korkudan titreyen birer insandan ibaret.