Thesauros Mythology Akrisios

Akrisios

Akrisios

Akrisios, kaderinden kaçmak için kızını hapsetse de, torunu Perseus’un attığı diskle can vererek kahinlerin sözünü boşa çıkarmayan Argos kralıdır.

Abas'ın soyundan gelen ikizler Proitos ve Akrisios, henüz ana rahmindeyken iktidarın mekansal ve zamansal imtiyazlarını sahiplenmek üzere bir çatışmanın içine doğmuşlardı. Babadan kalma mirasın tek bir özne tarafından yönetilme arzusu, hanedan içi hiyerarşiyi bir zorunluluk kıldı. Uzun süren ve toprağı mülkiyet sınırlarıyla parçalayan savaşın sonunda Akrisios, Proitos’u sürgün ederek kurduğu egemenliği tahkim etti; ancak sürgünün bir başka güç odağını, yani İobates’in desteğiyle tahkim edilmiş Tiryns’i doğuracağını hesaba katamamıştı. Sonunda uzlaşılan paylaşım, toprağın üstünde bir düzen kurmaktan ziyade, tahakkümün meşruiyetini bölüştüren geçici bir dengeyi temsil ediyordu.

Akrisios, tanrısal bir öngörüyle kendi sonunun bir aile içi iktidar aktarımıyla geleceğini öğrendiğinde, geleceği denetim altında tutma çabasıyla Danae’yi tunç bir hücreye hapsetti. Bireysel özgürlüğü bir güvenlik duvarıyla kuşatan bu despotik kapan, iktidarın kendi varlığını sürdürmek için uyguladığı mutlak izolasyonun bir tezahürüydü. Oysa sistem, tanrısal bir sızmayla –altın yağmuruyla– sarsıldı; zira hiçbir tunç duvar, mitin kendi doğasında var olan anarkhia'yı, yani kök salmış düzeni bozacak olan o özgürleştirici kaosu dışarıda tutamazdı. Akrisios, Perseus’u ve kızını denize terk ederek, yönettiği evrendeki pürüzleri bertaraf edeceğine inandı. Ancak kaçınılmaz olan, güç hiyerarşisinin dikey yapısına bir disk atışıyla son vermek üzere, Larissa’daki o tesadüfi alanda bekliyordu. Perseus’un eliyle gerçekleşen bu ölüm, kuşaklar boyu devreden otoritenin, kendi yarattığı kaderin ağırlığı altında ezilip gitmesinden başka bir şey değildi.
Silenos
Oturun şöyle, ayaklarınızı uzatın bakalım. Şarabın tortusu bardağın dibinde kalmış, eh, bizim de anlatacaklarımız hala taze... Dinleyin şimdi; vaktiyle Argos diyarında, tıpkı sizin gibi birbirinin ensesinden ayrılmayan ama gönüllerinde birer kuyu dolusu düşmanlık büyüten iki ikiz kardeş varmış: Akrisios ve Proitos.

Daha annelerinin karnındayken birbirlerini itekleyip tekmeleşmeye başlamışlar bu yaramazlar. Büyüyüp de babaları Abas göçüp gidince, "Taht benimdir, tacı ben takarım!" kavgasıyla birbirlerine girmişler. Akrisios, tam bir inatçı keçi; kardeşini elindeki ordularla ta uzaklara, Lykia’nın sarp kıyılarına kadar kovalamış. Ama gökyüzü sakinlerinin işi sağı solu belli olmaz, Proitos da boş durmamış. Orada bir prensesle evlenip, kayınpederinden aldığı ordularla geri dönmüş. Kyklopların elleriyle ördüğü, devasa taşlardan o meşhur Tiryns surlarını kendine kale yapmış. Sonunda "Aman," demişler, "yeter bu kavga," ve Argos’u ikiye bölüp paylaşmışlar.

Fakat Akrisios’un asıl dertleri başkamış. Bir kızı varmış, adı Danae; güneş kadar parlak, ay kadar duru. Kral, bir de erkek evlat özlemiyle Delphoi’ye, o meşhur kahinlerin yanına gitmiş. Ancak gelen haber, bir kovan arı sokmuş gibi yakmış yüreğini: "Ey Akrisios," demişler, "bir torunun olacak, ama gel gör ki ömrün o torunun elinde son bulacak."

İhtiyar kral, telaşından ne yapacağını şaşırmış. Madem ki torun öldürecekti, o zaman kızı Danae’ye kimse yaklaşamayacaktı! Tunçtan, soğuk, sert bir oda yaptırmış; kızı oraya kapatmış ki ne kuş uçsun ne kervan geçsin. Ama unuttuğu bir şey vardı: Zeus’un gözü yükseklerdedir, onun aşamayacağı duvar, giremeyeceği gedik yoktur. Gökyüzünün efendisi, gönlüne düşürdüğü bu güzel kız için altın bir yağmura dönüşmüş, çatının incecik aralığından süzülüp Danae’nin kucağına akmış.

İşte Perseus böyle gelmiş dünyaya. Akrisios gördüğü manzaradan sonra dehşete düşmüş, evlat sevgisiymiş, torunmuş dinlemiş mi? "Atın bunları bir sandığa, sürün denizin karanlık sularına!" demiş. Kaderin cilvesi işte; sandık kıyıya vurmuş, Danae ve Perseus kurtulmuş.

Yıllar geçmiş, Perseus serpilmiş, yiğit olmuş, türlü maceralarla nam salmış. Akrisios ise torununun adını duydukça korkusundan yerinde duramamış, kuzeydeki Larissa şehrine kadar kaçıp saklanmış. Sanmış ki kaderden kaçılır, sanmış ki tanrıların dokuduğu iplik makasla kesilir. Bir gün Larissa’da büyük oyunlar düzenlenmiş, sporcular diskler atmış, güneşin altında ter dökmüşler. O sırada kalabalığın içinde bir genç varmış; diski havaya fırlatmış, ama ne fırlatış! Rüzgar sert esmiş, disk yön değiştirmiş ve gidip tam da o saklanan ihtiyar kralın alnının ortasına inmiş.

Kader, çocuklar... O, ağaçta asılı duran meyve gibidir; vakti gelince kendiliğinden düşer. Akrisios, kaçtığı yerden kaçamadı işte. Şimdi söyleyin bakalım, insan kendi yazgısını kovalarken, aslında ona doğru koştuğunu ne zaman anlayacak?

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme