Çökün bakalım şuraya, ateşin çıtırtısı masalın en güzel müziğidir. Size İolkos'un tahtında oturan, kaderi biraz karışık, biraz da hüzünlü bir adamdan, Akastos’tan bahsedeyim.
Akastos, kralların kralı Pelias’ın oğluydu. Gençliğinde öyle yerinde duramazdı ki; hani şu meşhur Argonaut seferi var ya, altın postun peşine düşen o gözü pek tayfanın içindeydi. Bir de Kalydon ormanlarında devasa bir yaban domuzunu avlayanların arasındaydı. Yani anlayacağınız, kılıcı kuşanıp maceradan maceraya koşacak kadar çevik bir delikanlıydı.
Ama hayat, bazen en güçlü kralların bile önüne düğümler atar. Babası Pelias, o sinsi büyücü Medeia’nın lafına kanıp kızları tarafından bir kazanda şifalı iksir niyetine "hazırlanınca", Akastos bir sabah uyandı ve kendini İolkos’un tahtında buldu. Babasının kaybı mı, yoksa Medeia’nın o zehirli aklı mı dersiniz; Akastos hemen İason ve Medeia’yı yaka paça krallığından sürdü.
Gelgelelim, Akastos’un asıl başını belaya sokan, dostluk ve misafirperverlik sınavıydı. Peleus adında bir yiğit, istemeden de olsa bir hata yapmış, kralın sarayına sığınıp "Beni bağışla, arındır," demişti. Akastos bir gökyüzü sakini kadar adil olmaya çalıştı, konukluk yasalarına sadık kaldı. Ancak evin içindeki ateş, dışarıdakinden daha yakıcıydı. Akastos’un karısı, Peleus’a kafayı takmıştı. Çocuklar, kadınların öfkesi bazen en büyük fırtınalardan daha yıkıcı olur; kadın, Peleus ona yüz vermeyince gidip kocasına yalanlar söyledi. "Bu adam namusuma göz dikti!" dedi.
Akastos ne yapacağını şaşırdı. Kendi evine sığınmış birini kendi eliyle öldürmek, törelere sığmazdı. O da bir gece, Peleus av yorgunluğuyla derin bir uykuya dalmışken, adamın kılıcını gizlice çaldı ve onu dağların zirvesinde, vahşi canavarların insafına terk etti. Tam bir kalleşlik, değil mi? Ama kaderin ağları başka türlü örülmüştü. Bilge at-adam Kheiron, Peleus’u o uçurumun kıyısından çekip aldı, kurtardı.
İşte o an, Akastos için oyun bitti. Peleus, Kheiron’un bilgeliğiyle kurtulunca öfkesi bir volkan gibi patladı. Geri döndü, Akastos ve o yalanlar söyleyen karısının sonunu getirdi.
Görüyor musunuz? İnsan, bir anlık öfkeye ya da kıskançlığa yenik düştüğünde, altındaki taht bile onu korumaya yetmiyor. Akastos’un hikayesi bize şunu fısıldar: Birine kapını açıyorsan, kalbini de dürüstlüğe açmalısın. Şimdi, hadi bakalım, bu kadarı yetti size. Akşamın son kadehi toprağa, toprağın huzuru hepimize olsun.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana hep kralların soyluluğundan, altın kadehlerden ve görkemli seferlerden bahsederler. Ama gel otur yanıma, şu çürümüş tahtların gölgesinde saklanan, o tozlu parşömenlerin bile anlatmaya korktuğu bir sırrı fısıldayayım sana: Güç, bazen insanın en yakınını bir kurbana, en sadık misafirini ise bir avcıya dönüştüren zehirli bir sarmaşıktır.
İolkos Kralı Pelias’ın oğlu Akastos’u duymuşsundur belki. Tarih onu bir Argonaut, bir avcı diye kaydeder. Peki ya Medeia’nın oyunlarıyla babasının kanına giren o kızların, babalarını kazanda kaynatma dehşetini gördüğünde Akastos ne yaptı? Adalet mi aradı? Hayır, o sadece tahtı kaptı. İktidar koltuğuna oturduğunda, sistemin ona sunduğu o soğuk, hesapçı maskeyi takmakta hiç zorlanmadı.
Olaylar sarpa sardığında, Peleus isimli bir misafir geldi sarayına. Akastos, konukluk yasalarını çiğnememek için ellerini kirletmek istemedi ama bir kralın "yasalar" dediği şey, aslında vicdanını susturmak için uydurduğu bir kılıftan ibarettir evlat. Karısının Peleus'a duyduğu karşılıksız arzu ve ardından attığı o iftira, Akastos’a aradığı bahaneyi verdi. Bir kralın namusu mu? Yoksa bir kralın kendi yetersizliğini örtme çabası mıydı bu?
Kaderin cilvesine bak ki, dağ başında uyuyan Peleus’u vahşi hayvanlara yem olsun diye ölüme terk etti Akastos. Bir hükümdar, sırf korkusundan ve kibrinden, en temel insanlık bağını bir çırpıda kesti. Ama hakikat, o dağın eteklerinde Kheiron gibi kadim bir bilgenin nefesiyle saklıydı. Peleus kurtuldu, çünkü doğa, kralların insanı yok sayan yasalarından daha adildi.
Ah benim bilge evladım, sonunda ne mi oldu? Peleus geri döndü. Şiddet, şiddeti doğurdu; kan, başka bir kanla yıkandı. Sarayların ihtişamı, sadece öfkeyle dökülen gözyaşlarının ve ihanetin izlerini taşıyan duvarlardan ibaret kaldı. Bir parça şarap sunayım sana, belki biraz neşelenirsin ama unutma; krallar kendi kurdukları düzenin içinde hep en yalnız olanlardır. Çünkü otorite dediğin şey, aslında sadece kendi sonunu hazırlayan bir hapishanedir.
Şimdi git, kendi hikayeni yazarken, tahtta oturanların değil, dağın yamacındaki o masum sesin ne dediğine kulak ver. Gerçek, o sesin içinde gizlidir.