Gel bakalım evlat, şöyle yaklaş. Şu zeytin ağacının gölgesine otur da anlatayım sana. Bak, bugün sana anlatacağım kişi ne bir tanrı ne de o gökyüzü sakinleri gibi yıldırımlar savuran bir kahraman. O, sadece hakikatin peşinden koşan, akıllı mı akıllı bir adam: Akademos.
Zamanında, kahramanların ortalıkta cirit attığı o eski günlerde, Theseus diye bir delikanlı vardı. Bu Theseus, başına buyruk, yerinde duramayan biridir; gitmiş güzeller güzeli Helena’yı almış, uzak diyarlara, Afrika’nın sıcak kumlarına götürüp saklamış. Helena’nın arkasından gelen kardeşleri, yani o meşhur ikizler Dioskur’lar, kız kardeşlerini arıyorlar ama nerede bulsunlar? Şehir şehir, diyar diyar dolaşıp perişan olmuşlar.
İşte tam o sırada Akademos çıkagelmiş. Bizimkisi öyle savaşçı falan değil ama gözü pek bir bilge; nerede ne var, kim nereye gitmiş, hemen çözüverir. "Boşuna aramayın," demiş Dioskur’lara, "Helena, Theseus’un elinde, şurada saklı." Doğruyu söylemekten hiç çekinmemiş. Onun bu dürüstlüğü, Helena’nın kurtulmasını sağlamış.
Peki, neden hala Akademos diyoruz, biliyor musun? Yıllar geçmiş, Akademos göçüp gitmiş bu dünyadan. Mezarını, Atina’nın hemen dışında, o zamanlar kuşların cıvıltısından başka ses duyulmayan, yemyeşil, kutsal bir ormanın içine yapmışlar. Hani derler ya; "Toprak, içinde yatanı besler," diye... İşte o bölge, Akademos’un huzuruyla öyle bir dolmuş ki, yıllar sonra Platon adındaki o büyük düşünür gelip okulunu tam da o ağaçların arasına kurmuş.
Bugün dünyanın dört bir yanındaki üniversitelere, o kocaman kütüphanelere "Akademi" diyoruz ya; işte o isim, o ağaçların altında hakikati arayan Akademos’tan yadigar kaldı. Yani güzel evlat, bazen bir kılıç darbesiyle kahraman olunur, bazen de sadece doğruyu bilip söyleyerek...
Hadi bakalım, şimdi git ve biraz uyu. Rüyanda o kutsal ormanı gör; belki ağaçların arasından Akademos çıkar da sana birkaç bilgelik fısıldar. Fazla da geç kalma, şafağa yakın gökyüzü sakinleri yine şakacı hallerine bürünür, sonra yollarını şaşırırsın!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, dizlerimin dibine otur da kulak ver; masallarda anlatılmayan, tozlu parşömenlerin bile korkudan titreyerek sakladığı bir sır var... İnsanlar büyük kahramanları göklere çıkarır, onların isimlerini mermer sütunlara kazırlar ya, hani şu Theseus gibi "kurtarıcı" sanılanları... İşte tüm o şaşaalı hikayelerin ardında, aslında o ihtişamlı binaların temelini, küçük insanların sessiz çığlıkları oluşturur. Bugün sana, adını okul kapılarında okuduğun ama ruhunun acısını kimsenin duymadığı Akademos’u anlatacağım.
Akademos, Attika’nın kendi halinde bir köylüsüydü. Theseus, bir gün gücünü kanıtlamak uğruna Helena’yı kaçırıp evinden, yurdundan kopararak karanlık bir köşeye hapsettiğinde, Akademos olan biteni görmüştü. Bir yanda kralların kibri, diğer yanda ise kardeşlerini arayan Dioskouroi’nin öfkesi... Akademos, güç sahiplerinin birbirini kırdığı bu büyük oyunun ortasında, sadece gerçeği söyledi. Helena'nın nerede tutulduğunu, o güçlülerin birbirine sormaya cesaret edemediği, korkakça sakladığı yeri fısıldadı.
Peki, bir gerçeği söylemek neden bir "ihanet" kabul edilir, güzel evladım? Çünkü krallar, yalanlarının üzerine kurdukları tahtlarının sarsılmasını istemezler. Akademos, o gün sadece bir yer göstermedi; aslında kralın hatasız olmadığını, gücün zayıfları ezmek için kullanıldığını bütün dünyaya haykırmış oldu. Ve elbette, sistem kendini korumak için onu unutulmaya mahkum etti.
Zaman geçti, o topraklar üzerine Platon adında bir başkası geldi ve bir okul kurdu. Bugün o büyük düşünürün ismiyle anılan Akademeia'nın, aslında Akademos'un hüzünlü ve kutsal sessizliğinin üzerine kurulduğunu kaç kişi hatırlar? İnsanlar Akademi derken bir bilgeliğin peşindedir, oysa o topraklar bir zamanlar cesurca gerçeği fısıldayan bir adamın gölgesiyle korunuyordu.
Bazen, elimdeki şu kupadan bir yudum alıp, içindeki narin üzüm suyuyla (şarap) neşelenmeye çalışırken şunu düşünürüm: Tarih, hep kazananların yazdığı bir kurgudur. Ama Akademos’un mezarı hala oradadır, Kerameikos’un ötesinde. Toprağın altında saklanan o sessiz direniş, bugün bile kralların kibrine karşı en büyük kanıttır. Unutma evlat; bir gün birileri sana "otorite" diye bir şeyden bahsederse, Akademos’un o karanlık ormandaki huzurlu mezarını hatırla. Gerçekler, kralların tahtlarından daha eskidir ve eninde sonunda toprağın altından gün yüzüne çıkar.