Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle bir kenara ilişin. Şarap küplerimin dibi göründü ama hikayelerin sonu hiç gelmez, bilirsiniz. Size öyle birinden bahsedeceğim ki, hem bir tanrıçanın nazlı oğlu, hem de koca bir imparatorluğun –yani Roma'nın– dedesi sayılır. Adı Aineias.
Bu delikanlı, İda Dağı’nın eteklerinde büyüdü. Anası Aphrodite’dir hani, şu güzeller güzeli, denizlerin köpüğünden doğan gökyüzü sakini. Babası Ankhises ise bir ölümlüydü ama belli ki gönlü boş biri değildi. Aineias öyle sıradan bir yiğit değildi; Hektor ile amcaoğullarıydılar, birlikte Troya’yı korudular. Aineias savaş meydanında kargısını bir aslan gibi savururdu, düşmanları korkudan titrerdi. Ama ne zaman başı sıkışsa, tanrılar hemen bulutların arasından inip onu kurtarırdı. Çünkü kaderinde ölmek değil, yeni bir yurdun tohumlarını atmak yazılıydı.
Troya’nın o meşhur atla düşüşünü bilirsiniz, hani o gökyüzü sakinlerinin bile kederlendiği yangın gecesi... İşte o gece, Aineias şehirden kaçarken çok özel bir şey yaptı: Yaşlı babası Ankhises’i sırtına aldı, küçücük oğlu Askanios’un elinden tuttu ve Troya’nın kutsal heykellerini yanına alarak İda Dağı’na doğru yola koyuldu. Arkasına bakmadan, yeni bir yuva kurmak üzere denizlere açıldı.
Daha neler gördü neler... Sicilya’da babasını kaybetti, fırtınalar onu Afrika’nın sıcak kumlarına, Kartaca kraliçesi Dido’nun sarayına attı. Dido ona gönlünü kaptırdı, "Kal burada, beraber yönetelim," dedi. Ama Aineias’ın omuzlarında ağır bir yük vardı, o "pietas" dedikleri, yani hem tanrılara hem de atalarına karşı derin bir sorumluluk duygusu taşıyordu. Gitmesi gerekiyordu.
Yolculuğu onu İtalya’ya, Tiber Irmağı'na kadar götürdü. Yeraltı dünyasına, yani ölüler diyarına bile indi, orada babası Ankhises ile karşılaşıp gelecekte torunlarının kuracağı o büyük Roma’nın müjdesini aldı. Savaşlar yaptı, krallarla çarpıştı, en sonunda da adını tarihe altın harflerle yazdırdı.
Şimdi diyeceksiniz ki; "Silenos, bu adam nasıl biriydi?" O, diğer kahramanlar gibi sadece kılıç sallayan biri değildi. O, görevini her şeyin üstünde tutan, hatıralara ve köklerine bağlı, dindar ve ağırbaşlı biriydi. Vergilius adında bir ozan, bu güzel hikayeyi bizlere emanet etti ama bitiremeden dünyadan göçtü. Yine de Aineias’ın hikayesi, batı ile doğuyu birbirine bağlayan, bir devrin sonunu ve koca bir imparatorluğun başlangıcını anlatan o köprü oldu.
Hadi bakalım, şimdi gidip kendi oyunlarınıza dönün. Ama unutmayın; bazen en büyük kahramanlık, bir savaş kazanmak değil, elinizde kalanlarla yeni bir dünya inşa etme cesaretini göstermektir. Tıpkı Aineias gibi...
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların, kahramanların altın sarısı zırhlarına bakıp büyülenirler; oysa o zırhların altında çoğu zaman titreyen bir kalp ve efendilerinin hırsları tarafından çizilmiş bir harita yatar. Gel, yanıma otur; şu şarabın biraz neşesi ve çokça bilgeliği eşliğinde, sana Aineias’ın hiç anlatılmayan hikayesini fısıldayayım.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler: Aineias ve Zincirler
Bak dinle küçük dostum, tarih kitapları Aineias’tan "dindar bir kurtarıcı" diye bahseder. Onu babası Ankhises’i sırtında, oğlu Askanios’u elinde, kutsal heykellerle Troya yangınından kaçarken görürsün. Herkes onun bu "pietas" yani kutsal görev bilinciyle Roma’yı kuruşuna hayran kalır. Ama hiç düşündün mü? Bir insan, kendi arzusuyla mı yola düşer, yoksa tanrıların satranç tahtasında bir piyon olduğu için mi?
Aineias, Aphrodite’nin oğlu olduğu için diğerlerinden daha "soylu" sayıldı, evet. Ama bu soyluluk onun başına ne işler açtı, biliyor musun? O, tanrıların "Sen yaşamalısın, çünkü soyun sürmeli" diye bir kafese hapsettiği bir adamdı. Savaş meydanında Akhilleus’a karşı durduğunda ya da yaralandığında, kendi iradesiyle değil, Apollon’un ya da Poseidon’un oyuncağı gibi oradan oraya savruldu. Gerçek bir kahraman kendi seçimlerinin ağırlığını taşır; Aineias ise tanrıların yazdığı bir senaryoyu oynamak zorunda bırakılmış, kederli bir kuklaydı.
Hele o Dido… Kartaca Kraliçesi. Sistemin, yani tanrıların kurallarının kurbanı olan o kadın. Aineias tam kendi hayatını kuracakken, "Hayır, senin kaderin başkalarına hükmetmek, yeni şehirler kurmak" diye emretti gökyüzündeki o muktedirler. Dido’nun sessiz çığlığı, tarihin sayfalarında "basit bir aşk hikayesi" gibi görünür ama aslında sistemin, kendi hırsları uğruna insanların duygularını nasıl harcadığının bir kanıtıdır. Aineias, o devasa sorumluluk zırhının altında, aslında kendi hayatının yabancısıydı.
Anlıyor musun güzel evlat? Krallar, Augustus gibi imparatorlar, kendilerini Aineias’ın soyundan gösterirler ki halk, kendi baskılarını "kutsal bir kader" sanıp sorgulamasın. Tarih, güçlülerin kendilerini haklı çıkarmak için yazdığı devasa bir masaldır. Oysa ben, ağaçların arasında, rüzgarın sesinde başka bir gerçeği duyarım: Kimse bir başkasının "kaderi" için harcanmamalı. Ne Aineias o kadar büyük bir dindardı, ne de savaşlar sadece tanrıların isteğiyle kazanırdı. İnsanların hırsı, tanrıların kılıfına sokulup bizden saklanıyor.
Sana sırrı verdim; artık gökyüzündeki "kader" dedikleri o ipleri görmeye başlarsan, kendi hayatının iplerini kimseye teslim etmemen gerektiğini de öğrenmiş olursun. Şimdi git ve gördüğün her "kahramanın" zırhının arkasındaki o yorgun insanı aramaya başla. Unutma, en büyük özgürlük, birilerinin senin için yazdığı senaryoyu reddetmektir.