Bak güzel evladım, gel otur şöyle yanıma. Şarabımın kokusu seni ürkütmesin, o sadece hatıraların tortusu. Şimdi sana, ismi bugün koca bir ülkenin üzerine sinmiş, hırsı boyunu aşmış bir adamın, Aigyptos’un hikayesini anlatayım.
Bu Aigyptos, Belos ile Ankhinoe’nin oğluydu. Soyu da ne soy ama! Dedesi denizlerin hakimi Poseidon, atası ise şimşeklerin efendisi Zeus’un o meşhur İo’dan doğma Epaphos’u... Yani anlayacağın, damarlarında gökyüzü sakinlerinin kudreti akıyordu. Babası Belos, koskoca bir coğrafyayı iki oğlu arasında paylaştırdı; Libya’yı ikizi Danaos’a, Arabistan’ı ise bizim Aigyptos’a verdi. Ama insan dediğin, elindekine ne zaman kanaat etmiş ki? Aigyptos’un gözü daha da yükseklerdeydi. Gitti, "kara ayaklar" dedikleri o verimli toprakları, yani bugünkü Mısır’ı fethetti ve o kadim topraklara kendi ismini nakşetti.
Fakat asıl düğüm işte burada başlıyor. Aigyptos’un elli tane oğlu, kardeşi Danaos’un ise elli tane kızı vardı. Aigyptos, hani şu "ne kadar çok toprak, o kadar çok güç" diyenlerden ya, bu elli oğlu elli kızla evlendirip aile içindeki gücünü tek bir çatıda birleştirmek istedi. Ama Danaos, kardeşinin gözündeki o hırsı sezdi. Kim bilir, belki de o genç kızların kaderini bu hırslı delikanlılara emanet etmek istemedi. Bir gece, yanına kızlarını da alıp gizlice Afrika’dan tüydü. Soylarının başladığı yere, Argos’a sığındılar.
Kaçmakla kurtulur muyum sanırsın? Aigyptos’un oğulları, babalarının emriyle peşlerine düştü. Argos’a vardıklarında, zorla da olsa o düğünler kıyıldı. İşte o gece, yıldızların bile utancından bulutların ardına saklandığı o karanlık düğün gecesinde, Danaos’un kızları babalarının bir talimatıyla hançerlerini çektiler. Gerisi... gerisi tam bir keder denizi.
Sabah güneş doğduğunda geriye sadece soğumuş bedenler ve gözyaşı kaldı. Aigyptos ise, o kadar toprağı, o kadar altını ve elli oğlunu kaybetmenin acısıyla tek başına kaldı. Koca bir ömür hırsla inşa edilmiş bir hayat, tek bir gecede yıkılıp gitti. Kederin en ağır yükü, insanın kendi yarattığı boşluktur evlat. Kimi insanlar dünyayı fethetmeye çalışırken, kendi elleriyle dünyasını karartır; Aigyptos da onlardan biriydi işte.
Hadi şimdi git, az ötedeki korulukta oyna. Ama unutma; hırs dediğin şey, içtiğin şarabın dibindeki tortu gibidir, insanı zehirler.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Yaklaş buraya benim bilge evladım, kulaklarını o gürültülü dünyanın tozundan arındır da dinle. Bak, masallarda sana hep kralların toprakları nasıl paylaştığını, kimin nereyi fethettiğini anlatırlar ama o süslü parşömenlerin hiç yazmadığı, derin bir çatlağın ardında saklı kalan o karanlık sırrı kimse fısıldamaz sana...
Hikaye, dedeleri o büyük denizlerin efendisi Poseidon olan iki kardeşle, Aigyptos ve Danaos ile başlar. Onlara bakınca kudretli hükümdarlar görürler, oysa ben o altın zırhların altında titreyen hırslı çocuklardan başka bir şey görmüyorum. Babaları Belos, sanki dünya bir oyun tahtasıymış gibi; "Sen burayı al, sen şurayı yönet" diyerek koca kıtaları onlara dağıttı. Aigyptos ise doymadı; gitti, adına Mısır dediğimiz o kadim topraklara çöktü. Güç, evlat, bazen bir insanın gözünü öyle kör eder ki, başka insanların vatanlarını kendi "mülkü" sanmaya başlar.
Asıl trajedi ise bu gücün mirasçıları olan o elli oğul ve elli kızın başına geldi. Aigyptos, sahip olma tutkusunu bir adım öteye taşıyıp, yeğenlerini kendi oğullarıyla evlenmeye zorlayarak gücünü pekiştirmek istedi. Bir insanın iradesi, başka birinin hırsı tarafından bir "araç" gibi kullanıldığında ne olur sanırsın? İşte o zaman, sessizliğin dili devreye girer.
Danaos’un kızları, o düğün gecesi, kendilerini birer eşya gibi elden ele savuran bu otorite oyununa boyun eğmek yerine, kendi kaderlerini o keskince hançerlerin soğuk yüzünde buldular. Evet, yaşanan o geceki hüzünlü sessizliği tarif etmek güç ama hatırlatırım ki; özgürlük bazen korkunç bedellerle satın alınır. Aigyptos ise kaybettiği hükümranlığının ve o doymak bilmez kibrinin altında, yalnızlığın soğuk nefesiyle çekip gitti bu dünyadan.
Bilge bir kadeh şarabın neşesiyle şunu söyleyebilirim ki; dünyayı yöneten kralların "hak" dediği şey, çoğu zaman başkalarının "acısı" üzerine kurulu bir kumdan kaledir. Otorite dediğin, rüzgarda sallanan bir sazlık gibidir; kökü zayıfsa, en ufak bir isyanda devrilip gider. Sen sen ol, ey genç ruh; kimin kimin üzerinde ne kadar "hüküm" kurduğuna değil, kimin kendi özgürlüğünü ne kadar cesurca savunduğuna bak. Zira tarihin gerçek sahipleri, başkalarına hükmedenler değil, kendi kaderlerini çizenlerdir.