Gelin şöyle, yaklaşın biraz! Ateşin çıtırtısı ne güzel değil mi? Size bugün dağların, kayaların ve biraz da tuhaf kararların efendisi olan Agdistis’in hikayesini anlatayım. Ama dikkat edin, öyle sıradan bir masal değil bu; biraz hüzünlü, biraz şaşırtıcı, tıpkı hayatın kendisi gibi.
Eski zamanlarda, gökyüzünün hakimi Zeus –hani şu elindeki şimşekleri sağa sola savuran baş tanrı– bir gece rüyasında tuhaf bir şey görmüş. Rüyasında yere düşen bir damla yaşam, Agdistis denen bir varlığa dönüşmüş. Agdistis, hani derler ya, hem gece kadar esrarlı hem gündüz kadar berrak; ne tam bir erkek ne tam bir kadın... Gücü o kadar büyük, inadı o kadar inatmış ki, gökyüzü sakinleri onun bu dengesiz halinden biraz çekinmişler. Günlerden bir gün, artık tam hatırlamıyorum, belki Dionysos’un bir oyunuyla, belki de kaderin cilvesiyle, Agdistis bir parçasından vazgeçmek zorunda kalmış. O parçanın düştüğü yerden ise ne çıksa beğenirsiniz? Şahane bir badem ağacı!
İşte bütün olay o bademle başladı. Sangarios Irmağı’nın güzel kızı Nana, ağaçtan bir badem koparıp "ne güzel bir meyve" diye göğsüne saklamış. Ama bu bildiğimiz meyvelerden değilmiş, içinde bir hayat saklıymış. Nana bir bakmış ki hamile kalmış ve dünyaya o meşhur, o dünya güzeli delikanlı Attis’i getirmiş. Attis, öyle güzel, öyle çekiciymiş ki, gören bir daha bakmak istermiş. Hatta adının, bölgenin dilinde hem "teke" hem de "güzel" anlamına geldiğini söylerler; belki de keçi sütüyle büyüdüğü içindir, kim bilir?
Agdistis, bu delikanlıyı görünce aklını kaçıracak gibi olmuş. Ama Attis, Agdistis’in o yoğun sevgisinden mi korktu, yoksa kendi yolunu mu çizmek istedi bilinmez, Pessinus kralının kızına aşık olmuş. Düğün gecesi... Ah, o düğün gecesi! Davullar çalıyor, insanlar gülüşüyor, şarabın kokusu havada uçuşuyordu ki Agdistis çıkagelmiş. Öfkesi o kadar büyük, kıskançlığı o kadar şiddetliymiş ki, zavallı Attis ne yapacağını şaşırmış. Bir çılgınlık anı, bir anlık keder ve Attis kendi yaşamını kökünden değiştirmiş. O an orada, bir çam ağacının dibinde yere yığılıp kalmış.
Toprak bile ağlamış o gün. Attis’in akan kanından menekşeler fışkırmış. Kralın kızı da dayanamamış, o da kendi yolunu çizmiş; onun da mezarının üzerinde çiçekler açmış. Agdistis mi? O, yaptığına pişmanlık duyarak Zeus’un kapısını çalmış: "Ne olur," demiş, "güzelliği solmasın, bedeni bozulmasın, hep olduğu gibi kalsın." Zeus bu dileği kabul etmiş; Attis’in saçları uzamaya, küçük parmağı kıpırdamaya devam etmiş.
Şimdi diyeceksiniz ki, "Silenos, neden böyle karmaşık işlere girmişler?" İşte orası işin sırrı evlatlarım. Anadolu'nun bereketli topraklarında, bazen hayatın yeniden filizlenmesi için eskinin acı bir şekilde gitmesi gerekir. İnsanlar, neden baharda çiçek açtığını, neden kışın toprağın sessizleştiğini anlatmak için böyle hikayeler uydurmuşlar. Pessinus’taki o tapınaklarda rahiplerin yaptığı tuhaf törenler de hep bu eski, belki de biraz hüzünlü hatıranın izlerini taşır.
Gördüğünüz gibi, gökyüzü sakinlerinin dünyasında bile bazen aşk, insanın gözünü kör eder; bazen de bir badem ağacı, koca bir hikayenin başlangıcı olur. Hadi, şimdi biraz sessizleşin de ateşin sesini dinleyin; belki Attis’in uzayan saçlarını rüzgarın fısıltısında duyarsınız.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda anlatılmayan, o devasa mermer sütunların ardına gizlenmiş bir sır var...
Tanrılar dediğin o kibirli figürler, evlat, kendi güçlerini korumak için ne hikayeler uydururlar bilir misin? Sana Agdistis’in öyküsünü anlatırlar, sanki o sadece doğanın bir tuhaflığıymış, sanki sadece bir ibretmiş gibi... Ama asıl gerçek, sessizlerin çığlığında gizlidir.
Bak dinle beni yolcusu olduğum hayatın fidanı; Agdistis, hem kadın hem erkek doğduğunda tanrılar dehşete kapıldı. Neden mi? Çünkü o, sistemin tanımladığı kutucuklara sığmıyordu. O, ikiliğin ötesindeydi. Kendi düzenlerine tehdit gören o gökyüzü kralları, bir gece vakti gelip Agdistis’in o eşsiz bütünlüğünü, sırf kendi "düzenleri" bozulmasın diye parçaladılar. Bir parçayı kesip attılar, geride kalan bir badem ağacı oldu. Söyle bana, birinin varoluşunu budamak, hangi tanrının yetkisindedir?
Sonra Attis doğdu. O, sarayların ve kralların oyuncağı haline getirilen, güzelliği bir yük gibi omuzlarına yüklenmiş, sistemin kurallarıyla yaşatılmaya çalışılan bir çocuktu. Agdistis ona aşık olduğunda, aslında kendi bölünmüş parçasını, kendi özgür ruhunu arıyordu. Ama krallar... Ah, o krallar! Midas gibi hırslı adamlar, Attis’i kendi hanedanlıklarının bir parçası, bir mülk gibi kullanmak istediler. Özgür bir ruhu, bir düğün töreninin kölesi yapmaya kalktılar.
Attis, o düğün gecesi üzerindeki baskıdan, o boğucu kraliyet törenlerinden kurtulmak için en acı yolu seçti. Bir çam ağacının altında, sessizliğin ve kederin kanlı çiçekleri olan menekşelere bıraktı kendini. Bir nebze şarap tadındaki hüznümle söylüyorum sana evlat; o çam ağacının dibindeki kan, aslında sistemin insan ruhuna vurduğu zincirlere karşı dökülen en eski isyandır.
Tanrılar Attis’in saçlarını uzatıp, parmağını oynatıp ona "ölümsüz" bir sergi alanı kurdular. Neden mi? Çünkü otorite, her zaman kendine ait olanı, ölü bile olsa elinde tutmak ister. Onlar için Attis artık bir insan değil, bir simgeydi. Tapınaklarındaki rahiplerin o gün bugün kendilerini yaralamalarının sebebi, o özgür ruhun kaybına duyulan sonsuz ve karanlık bir kederdir.
Dinle beni genç zihin... Gerçekler, mermerlere kazınan zafer yazıtlarında değil, o toprağa düşen ve menekşe olup yeniden biten o küçücük, hüzünlü umutlardadır. Kralların saraylarına değil, kendi içindeki o bölünmez bütüne inan. Çünkü ancak sen, kendi hikayeni başkalarının kaleminden alıp kendi ellerinle yazdığında, o devasa mermer sütunlar tek bir nefesinle yıkılıp gidecek.
Şimdi git; hayatın karmaşasında kendi şarkını söyle, ama unutma: Gerçek, çoğu zaman sana anlatılanın tam tersidir.