Gelin bakalım, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaşın. Gözlerinizdeki o merak pırıltısını görüyorum; demek bülbülün neden geceleri o kadar hüzünlü şakıdığını merak ediyorsunuz? Eskiler, o küçücük bedenin içinde aslında ne büyük bir kederin yankılandığını hep bilirlerdi. Aedon’un hikayesi, insan kalbinin bazen bir damla kıskançlıkla, bazen de öfkeyle nasıl körleşebileceğinin en eski masallarından biridir.
Sizlere anlatılan Aedon’un yüzü, değişen zamanla birlikte bir başka kimliğe bürünür durur; tıpkı bir rüyanın sabah uyandığınızda başkalaşması gibi.
Bazı anlatılarda o, Thebaili Zethos’un eşidir. Kendi eltisinin, yani Niobe’nin çocuklarını kıskanıp bir gece karanlıkta hata yapar. Bir annenin eli, kendi evladı İtylos’un üzerine gider; gökyüzü sakinleri, bu büyük kederi görünce onun o bitmek bilmeyen feryadını dindirmek için Aedon’u bir bülbüle çevirirler. O günden sonra ne zaman bir bülbül sesi duysanız, o sesin aslında bir annenin "İtylos, İtylos" diye seslenişi olduğunu sanırsınız.
Ama hikaye başka ağızlarda bambaşka sulara akar. Bir de Miletosluların anlattığı vardır ki, insanın içini burkar. Aedon ve eşi Polytekhnos, güzellikleri ve yetenekleriyle gurura kapılıp gökyüzü sakinlerinden, Zeus ve Hera’dan bile daha mutlu olduklarını iddia ederler. Gurur, evlatlar! O, insanın kapısını çalan en sinsi misafirdir. Hera bu işe hiç hoş bakmaz ve aralarına Eris’i, o kargaşa tanrıçasını salıverir. Aile saadetinin yerini bir yarış alır, yarışın yerini ise korkunç bir intikam. Kız kardeşi Khelidon’un yaşadığı o büyük haksızlık, Aedon’un yüreğinde öyle bir ateş yakar ki, bir annenin eli bu kez kendi elleriyle hazırladığı bir felakete dokunur.
Hele bir de Atina’nın o meşhur tragedyalarında anlatılan Prokne ve Philomela meselesi vardır ki... Trakya Kralı Tereus’un zalimliği, kardeşlerin sabrını taşırır. İnsan bazen sevdiği için öyle büyük hatalar yapar, öyle büyük bedeller öder ki, sonunda insanlıktan çıkıp başka bir şeye dönüşmek zorunda kalır. Tanrılar, bu karmakarışık, acı dolu dramı noktalamak için onları kuşlara dönüştürür. Biri bülbül, biri kırlangıç olur; Tereus ise o günden beri hüthüt kuşu olarak ormanlarda gezer.
Aristophanes, o meşhur eserinde bir kuşun ağzından seslenir Aedon’a: *"Çöz tanrısal dilini, dök yüreğindeki acıları"* der. İşte o ses, aslında gökyüzü sakinlerinin huzurunda söylenen en eski şarkıdır. Apollon, altın saçlı tanrı, o şarkıyı duyduğunda fildişi çalgısını eline alır ve ona eşlik eder.
Yani evlatlarım, geceleyin ormanın derinliklerinden gelen o şakımayı duyduğunuzda, onun sadece bir kuş sesi olduğunu sanmayın. O, geçmişin tozlu sayfalarından bize seslenen, bazen pişmanlık, bazen öfke, bazen de dindirilmez bir özlem taşıyan kadim bir çığlıktır. Şimdi gidin biraz dinlenin; yarın güneş doğduğunda, belki o küçücük bülbüller size kendi dillerinde bambaşka sırlar fısıldarlar.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların altın tahtlarına, kahramanların parlak zırhlarına bakıp onların her şeyi hak ettiğini sanırlar. Oysa tarih, güçlülerin hırslarıyla öğüttüğü ruhların, sessiz çığlıklarıyla doludur. Şarabımdan bir yudum alayım da, sana o "bülbülün" aslında neden hiç susmadığını, o güzel ezgilerin altındaki derin sızıyı anlatayım.
Dinle küçük yolcu, Aedon’un hikayesi tek bir taş üzerine kurulmamıştır; tıpkı hayat gibi, anlatıcı kimse hikaye de ona göre şekil değiştirir. Kimi ona kıskanç bir kadın der, kimi ise sadece hayatta kalmaya çalışan bir kurban. Ancak unutma; krallar ve tanrılar oyun kurarken, oyunun içindeki piyonlar her zaman en ağır bedeli öder. Zethos’un dünyasında, Niobe’nin kalabalık mutluluğu karşısında kendini eksik hisseden Aedon, karanlık bir yanılgıyla kendi evladı İtylos’u kaybetti. O bülbül sesi, bir annenin hatasına duyulan kederin gökyüzüne haykırışıdır.
Ah benim güzel yavrum, bir de o Miletos’taki gurur dolu günleri düşün. Polytekhnos ve Aedon, kendilerini tanrılardan bile üstün görüp bir yarışa giriştiler. Ne büyük kibir! İnsan, gücünü kanıtlamaya çalıştığında, o güç onu mutlaka bir başkasına ezerken yakalar. Kocası Polytekhnos, Aedon’un kız kardeşi Khelidon’a o korkunç zulmü reva gördüğünde, sistemin dişlileri çoktan dönmeye başlamıştı. Kadınlar, bir erkeğin egosu uğruna harcanırken, geriye kalan tek yol öç almaktı. Aedon ve Khelidon, İtys’i pişirip babasına yedirdiklerinde, aslında sadece bir çocuğu değil; kendilerine yapılan o insanlık dışı baskıyı da o sofraya taşımışlardı.
Biliyor musun, benim küçük yoldaşım, en acısı da Atina efsanesindeki Philomela’dır. Tereus denilen o Trakya kralı, Philomela’nın dilini kopardı ki susup gerçekleri anlatamasın. Hani "sessizlerin sesi ol" deriz ya; işte tam da bu! Bir insanın sesini elinden aldığında, o artık bir "nesne" haline gelir. İki kız kardeşin acı dolu intikamı, bir annenin yüreğinin parçalanışı ve sonunda tanrıların onları kuşlara dönüştürmesi... Bu bir lütuf değil, bir kaçıştır. Gökyüzüne sığınmaktır. İnsanların yarattığı adaletsiz dünyadan, bulutların ardına bir firardır.
Görüyor musun evlat, o bülbül neden geceleri şarkı söyler? Çünkü gündüzleri, kralların ve zalimlerin dünyasında sesi hep bastırılır. Aristophanes’in o güzel mısralarında geçen İtys’in adı, sadece bir çocuğun kaybı değildir; masumiyetin, gücün gölgesinde ezilmesinin ağıtıdır. Şimdi git, o ötüşü duyduğunda sadece bir kuş sesi dinlediğini sanma. Bir kadının, bir kardeşin, bir annenin; haksızlığa karşı direnen ve göklere fırlatılan o bitmek bilmez çığlığını duy. Gerçekler, çoğu zaman bir ağacın tepesinde, kanat çırpan bir kederde saklıdır.