Thesauros Mythology Adrastos

Adrastos

Adrastos

Argos kralı Adrastos; Thebai'ye karşı Yediler ve Epigonlar seferlerini yöneten, savaştan sağ kurtulan tek lider ve acılı bir baba olarak bilinir.

Talos’un soyundan gelen Argos hükümdarı Adrastos’un hikayesi, otoritenin kendi varlığını korumak adına nasıl bir ağ ördüğünün göstergesidir. Bir aile içi iktidar çatışmasıyla yurdunu terk edip dedesi Sikyon kralı Polybos’un yanına sığındığında, aslında sürgünün bir hükümdarlık basamağı olabileceğini öğrenir; nitekim onun varisi olarak tacı devralır. Babasının katili Amphiaraos ile kurduğu göstermelik barış ve kız kardeşi Eriphyle’yi ona sunması, kişisel hesapların dahi tahakkümün devamlılığı uğruna nasıl birer siyasi enstrümana dönüştüğünün ilk işaretidir.

Siyasi dengeler değişip Oidipus’un oğullarından Eteokles, kardeşi Polyneikes’i Thebai’den uzaklaştırdığında, sürgünlerin Argos’taki sığınma arayışı, Adrastos için genişleme fırsatına dönüşür. Bir yanda Polyneikes, diğer yanda Tydeus; tıpkı bir satranç tahtasında konumlandırılan piyonlar gibi, Adrastos’un kızlarıyla evlendirilerek onun nüfuz alanına bağlanırlar. Yediler seferini kurgularken, kaderin ve kehanetlerin iktidar üzerindeki baskısını bilici Amphiaraos dillendirir: Savaşta herkesin öleceği, sadece Adrastos’un sağ kalacağı öngörülür. Bu kehanet, merkezi otoritenin yıkımdan bile kendini muaf tutma arzusunun bir yansımasıdır. Nitekim büyük bozgunun ardından, ölümsüz atıyla Argos’a sığınan Adrastos, bu kaçışla iktidarını bir kez daha meşrulaştırır. Nihayetinde ölen önderlerin oğullarıyla birlikte çıktığı Epigonlar seferinde zaferi elde etse de, kendi oğlunu kaybetmenin acısı, hükmetme arzusunun insani bedellerle nasıl çeliştiğini göstererek onu kendi sonuna sürükler.
Silenos
Bakın hele, kimler gelmiş! Gelin şöyle yanıma, biraz soluklanın. Dizlerim eski bir zeytin ağacı gibi gıcırdıyor ama zihnim hala bir pınarın serinliği kadar berrak. Size Argos’un talihsiz ama bir o kadar da gözü pek kralı Adrastos’tan bahsedeyim mi? Hani şu, kaderin ağlarını ilmek ilmek ördüğü o meşhur adamdan…

Adrastos, Talos’un oğlu, soylu bir kraldı. Ama gelin görün ki, kralların tahtı her zaman yumuşak minderlerden ibaret değildir; bazen o taht, bir dikenli çalıdan farksızdır. Adrastos, aile içindeki o bitmek bilmeyen tartışmalar yüzünden yurdunu terk edip dedesi Polybos’un yanına, Sikyon’a sığınmak zorunda kalmıştı. İnsanın kendi evinden olması acıdır evlatlar, bilir misiniz? Yine de yılmadı. Zamanla dedesinin krallığına ortak oldu, bir düzen kurdu. Derken, geçmişin hayaletleri kapısını çaldı. Babasının ölümüne sebep olan Amphiaraos ile karşı karşıya geldi. Ama bizim Adrastos, kılıç çekmek yerine zekasını konuşturmayı seçti; düşmanıyla barıştı, hatta kız kardeşi Eriphyle’yi ona vererek aralarındaki buzları eritmiş gibi yaptı. Gökyüzü sakinleri bazen insanların bu tür "taktiksel" barışlarını izlerken kıs kıs gülerler, çünkü bilirler ki sular durulsa da tortu dipte kalır.

Sonra bir gün, Argos’un kapısına iki yabancı dayandı. Biri, kardeşi Eteokles tarafından Thebai’den kovulan Polyneikes; diğeri ise kendi topraklarında hata yapıp sürgüne düşen Tydeus. Adrastos, misafirperverliğin kutsal olduğunu bilir, kapısını onlara açardı. Hatta o kadar ileri gitti ki, kızlarını bu sürgün prenslerle evlendirip onlara söz verdi: "Sizi tekrar krallığınıza kavuşturacağım!"

Ah, o meşhur Yediler Seferi… Amphiaraos, o keskin gözlü bilici, seferden önce Adrastos’u uyarmıştı: "Bu yola çıkarsak, dönüşte sadece sen sağ kalacaksın, diğer bütün önderler toprağa karışacak." Dinledi mi? Hayır! Kahramanlık damarı kabarınca insan bazen falcının sözünü de rüzgara bırakıyor. Dediği gibi de oldu; savaş bir felakete dönüştü. Büyük bozgun yaşandığında, Adrastos’un o efsanevi, ölümsüz atı Arion, onu kanatlı bir rüzgar gibi savaş alanından kaçırıp Argos’a geri getirdi. Bir tek o, geride kalanların acısıyla hayatta kaldı.

Ama hikaye burada bitmedi. İnsan unutmayı öğrenen bir canlıdır, lakin vicdan azabı asla uyumaz. Yıllar sonra, ölen kahramanların oğullarını toplayıp tekrar Thebai’nin kapısına dayandı. Bu kez zafer onundu, surları yıktılar. Fakat zaferin tadı, bir babanın evlat acısıyla zehirlenir mi? Adrastos, bu ikinci seferde kendi oğlunu yitirdi. Genç bir fidanın toprağa düşüşü, kralın kalbindeki o ağır taşı daha da ağırlaştırdı. Zafer sarhoşluğu geçip de sessizlik çöktüğünde, evladının yokluğuna daha fazla dayanamadı. Keder, bazen en güçlü kralı bile gökyüzü sakinlerinin huzuruna, yani sonsuzluğun kollarına teslim eder.

İşte böyle küçükler. Adrastos, hem zaferlerin hem de kederin adamıydı. Şimdi, hadi bakalım, biraz da siz anlatın; sizce insan, sonucunu bildiği bir yolda yürümeye devam etmeli mi, yoksa kaderin rüzgarına karşı yelkenleri indirmeli mi? Ne dersiniz?

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme