Bakın hele, kimler gelmiş! Gelin şöyle yanıma, biraz soluklanın. Dizlerim eski bir zeytin ağacı gibi gıcırdıyor ama zihnim hala bir pınarın serinliği kadar berrak. Size Argos’un talihsiz ama bir o kadar da gözü pek kralı Adrastos’tan bahsedeyim mi? Hani şu, kaderin ağlarını ilmek ilmek ördüğü o meşhur adamdan…
Adrastos, Talos’un oğlu, soylu bir kraldı. Ama gelin görün ki, kralların tahtı her zaman yumuşak minderlerden ibaret değildir; bazen o taht, bir dikenli çalıdan farksızdır. Adrastos, aile içindeki o bitmek bilmeyen tartışmalar yüzünden yurdunu terk edip dedesi Polybos’un yanına, Sikyon’a sığınmak zorunda kalmıştı. İnsanın kendi evinden olması acıdır evlatlar, bilir misiniz? Yine de yılmadı. Zamanla dedesinin krallığına ortak oldu, bir düzen kurdu. Derken, geçmişin hayaletleri kapısını çaldı. Babasının ölümüne sebep olan Amphiaraos ile karşı karşıya geldi. Ama bizim Adrastos, kılıç çekmek yerine zekasını konuşturmayı seçti; düşmanıyla barıştı, hatta kız kardeşi Eriphyle’yi ona vererek aralarındaki buzları eritmiş gibi yaptı. Gökyüzü sakinleri bazen insanların bu tür "taktiksel" barışlarını izlerken kıs kıs gülerler, çünkü bilirler ki sular durulsa da tortu dipte kalır.
Sonra bir gün, Argos’un kapısına iki yabancı dayandı. Biri, kardeşi Eteokles tarafından Thebai’den kovulan Polyneikes; diğeri ise kendi topraklarında hata yapıp sürgüne düşen Tydeus. Adrastos, misafirperverliğin kutsal olduğunu bilir, kapısını onlara açardı. Hatta o kadar ileri gitti ki, kızlarını bu sürgün prenslerle evlendirip onlara söz verdi: "Sizi tekrar krallığınıza kavuşturacağım!"
Ah, o meşhur Yediler Seferi… Amphiaraos, o keskin gözlü bilici, seferden önce Adrastos’u uyarmıştı: "Bu yola çıkarsak, dönüşte sadece sen sağ kalacaksın, diğer bütün önderler toprağa karışacak." Dinledi mi? Hayır! Kahramanlık damarı kabarınca insan bazen falcının sözünü de rüzgara bırakıyor. Dediği gibi de oldu; savaş bir felakete dönüştü. Büyük bozgun yaşandığında, Adrastos’un o efsanevi, ölümsüz atı Arion, onu kanatlı bir rüzgar gibi savaş alanından kaçırıp Argos’a geri getirdi. Bir tek o, geride kalanların acısıyla hayatta kaldı.
Ama hikaye burada bitmedi. İnsan unutmayı öğrenen bir canlıdır, lakin vicdan azabı asla uyumaz. Yıllar sonra, ölen kahramanların oğullarını toplayıp tekrar Thebai’nin kapısına dayandı. Bu kez zafer onundu, surları yıktılar. Fakat zaferin tadı, bir babanın evlat acısıyla zehirlenir mi? Adrastos, bu ikinci seferde kendi oğlunu yitirdi. Genç bir fidanın toprağa düşüşü, kralın kalbindeki o ağır taşı daha da ağırlaştırdı. Zafer sarhoşluğu geçip de sessizlik çöktüğünde, evladının yokluğuna daha fazla dayanamadı. Keder, bazen en güçlü kralı bile gökyüzü sakinlerinin huzuruna, yani sonsuzluğun kollarına teslim eder.
İşte böyle küçükler. Adrastos, hem zaferlerin hem de kederin adamıydı. Şimdi, hadi bakalım, biraz da siz anlatın; sizce insan, sonucunu bildiği bir yolda yürümeye devam etmeli mi, yoksa kaderin rüzgarına karşı yelkenleri indirmeli mi? Ne dersiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kralların taçlarının altında parlayan şeyin altın değil, aslında başkalarının gözyaşlarından devşirilmiş bir keder olduğunu kimse sana söylemez. Gel, yanıma otur; şu kadehimdeki üzüm suyunun neşesi kadar berrak bir hakikatten bahsedelim.
Adrastos diye birini duydun mu? Tarih kitapları onu Argos’un güçlü kralı diye yazar, sanki güç dediğin şey gökten inen bir lütufmuş gibi. Ama işin aslı başkadır. Adrastos, kendi evinden bir mülteci gibi kaçmak zorunda kalan, korkuyla yoğrulmuş bir adamdı. Dedesi onu korudu, belki de sadece tahtını sağlama alacak bir piyon olarak gördü. Adrastos, babasının katili Amphiaraos ile el sıkıştığında, siyasetin o soğuk yüzüyle tanışmıştı bile. Kız kardeşi Eriphyle'yi, o katile bir kalkan gibi sunarak barış satın aldı. Söyle bana küçük dostum, bir insan hayatta kalmak için sevdiklerini takas etmeli midir?
Sistem, tıpkı Thebai'deki gibi, bir kardeşi diğerine düşman eder. Polyneikes ve Tydeus, sürgün edilmiş iki yabancı olarak Adrastos’un kapısını çaldıklarında, kralın onlara kucak açması bir merhamet göstergesi miydi, yoksa kendi hırslarını yeni ordularla besleme açlığı mı? Adrastos, kızlarını bu iki sürgüne vererek aslında krallığını bir kumar masasına sürdü.
Amphiaraos, o bilici adam, yıldızların dilinden anlardı. "Hepsi ölecek," dedi, "sadece Adrastos o şanssız atına binip kaçacak." Ve öyle de oldu. Savaş meydanı, kralların ihtirası yüzünden toprakla değil, gençlerle doyuruldu. Adrastos, o yedi yiğit adamın hayaletleriyle baş başa, koca bir hiçliğe doğru kaçtı. İnsan, kendi elleriyle ördüğü bu felaketin ortasında neden hala kral kalmaya çalışır ki?
Yıllar sonra, bir babanın yüreği, sistemin çarkları arasında ezildi. Oğlu bu savaşta öldüğünde, Adrastos kazandığı zaferin ne kadar anlamsız olduğunu anladı. İşte o gün, krallık unvanı, vicdanının ağırlığı karşısında bir kuş tüyü kadar hafif kaldı ve keder, tüm taçlardan daha ağır bir yük olarak onu toprağa çekti.
Dinle sevgili yolcum, dünya üzerindeki "büyük" adamların adımları, her zaman birilerinin yıkılan yuvalarının sesini bastırmak için atılır. Gerçekler, kralların değil, o savaşta ölen adsız çocukların sessizliğinde gizlidir. Şimdi git ve sor; bir taht, bir evladın gülüşüne değer mi?