Bak evlat, şöyle otur yanıma da sana Admete’nin o uzun yolculuğunu anlatayım. Hani şu elinde gümüş bir asa varmışçasına duruşuyla, zamanın tozlu sayfalarından bize gülümseyen o vakur rahibe…
Admete, asil kanı damarlarında dolaşan, Perseus’un torunlarından biriydi. Argos’taki o görkemli Hera tapınağının gölgesinde, tam elli sekiz yıl boyunca tanrıçanın sadık hizmetkarı oldu. Düşünsene, neredeyse bir ömür! Tapınağın o serin mermer taşlarında yankılanan dualar, tütsü kokulu sabahlar ve Hera’nın altın gözlü heykelinin huzurunda geçen sessiz saatler… Admete için hayat, o tapınağın duvarları arasında bir nakış gibi işlenmişti.
Ancak kader, bazen ipleri birbirine dolamayı sever. Babası Eurystheus hayata gözlerini yumunca, Argos’un rüzgarları ters esmeye başladı. Admete, yuvasını terk etmek zorunda kaldığında yanına ne altınlarını ne de mücevherlerini aldı. Onun tek derdi, ömrünü adadığı Hera’nın o eşsiz heykelini, tanrıçanın kendisini koruyup kollaması için güvenli bir yere ulaştırmaktı. Heykeli kucakladığı gibi yollara düştü, Sisam adasının kıyılarına vardı.
Sisam’da huzur bulduğunu sanmıştı ama gökyüzü sakinlerinin işine akıl sır ermez. Argos’tan gelen gözü dönmüş korsanlar, adaya kadar gelip o kutsal heykeli sinsi bir planla çalmaya kalkıştılar. Heykeli zor bela gemilerine taşıdılar, yelkenleri rüzgarla şişirdiler; ama gelin görün ki gemi yerinden bir arpa boyu bile kıpırdamadı! Sanki geminin altındaki deniz bir çelik duvar gibi sertleşmiş, sanki Hera heykelin içine gizlediği o ulu gücüyle "Buradan bir yere gitmiyorum," demişti.
Korsanlar korkudan tir tir titreyerek heykeli kıyıya bıraktılar. Tanrıça Hera, Sisam’ın topraklarını ev bellemişti bir kere. Admete ise ömrünün kalanını, tanrıçasının yanında, o kutsal emanetin gölgesinde huzurla geçirdi.
Bugün bile Sisamlılar, o eski günlerin hatırına her yıl büyük bir şölen kurarlar. Admete’yi anarlar, Hera’nın o eşsiz heykelinin önünde saygıyla eğilirler. Şimdi bana bak ufaklık, bazen gitmek zorunda kalır insan ama aslında gideceği yer bellidir; tıpkı Admete’nin rotasını tanrıçanın kalbine çizmesi gibi. Hadi, biraz daha yaklaş da şunun tadını çıkaralım, hayatın tüm gürültüsüne rağmen böyle hikayelerdir ruhumuzu dinlendiren…
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar sana kralların, rahibelerin ve tanrıların altın yaldızlı heykellerini gösterirler, ama o yaldızların altında paslanmış demirleri saklarlar. Gel, yaşlı Silenos'un dizinin dibine otur; sana Admete'nin, o gümüş saçlı rahibenin, sistemin çarkları arasında nasıl bir toz zerresi olmadığını, aksine o çarkları durdurmayı nasıl seçtiğini anlatayım evladım.
Admete, Argos’un soğuk taş duvarları arasında, elli sekiz yıl boyunca Hera’nın tapınağında bir tutsak gibi hizmet etti. Krallar, babası Eurystheus gibi güçlü adamlar, tanrıları kendi çıkarları için bir kalkan gibi kullanırlardı. Onlar için tapınak, sadece itaatkar ruhların hapsedildiği bir yerdi. Babası öldüğünde, krallık oyunlarının bir parçası olmaktan kaçan Admete, kendi özgürlüğü için Hera’nın heykelini aldı ve denize açıldı. Çünkü evlat, bazen bir tanrıya hizmet etmek, krallara hizmet etmekten çok daha güvenlidir.
İnsanlar bu hikayeyi "tanrının tercihi" diye anlatmayı severler. Argos'tan gelen korsanlar, o heykelin sanki kendi iradesi varmış gibi gemiye binmeyi reddettiğini söylediklerinde, aslında gerçeği örtbas ediyorlardı. Hakikat şu ki; Admete, Sisam'a (Samos) vardığında oranın insanlarıyla bir bağ kurmuştu. Gemiyi yerinden kıpırdatmayan şey tanrısal bir sihir değil, Admete’nin o topraklara ektiği özgürlük tohumlarıydı. Halk, kralların emriyle bir heykeli çalan yağmacılara karşı durmuştu.
Siz yetişkinler, bazen sarhoş bir neşeyle yaşamın yükünü hafifletmeye çalışırken, bir kadının elli sekiz yılını bir tapınağın tozlu köşelerinde geçirmesinin ne demek olduğunu unutursunuz. Admete, bir rahibe olarak değil, bir kaçak olarak Sisam'da kendi kimliğini inşa etti. Bugün o heykele bakıp "sanat" diyenler, o heykelin bir kadının sistemden kaçışının, otoriteye sırt dönüşünün nişanesi olduğunu bilmezler.
Sisamlılar her yıl bayram yaparlarmış. Sanırlar ki Hera adına kutluyorlar. Oysa evlat, o bayramın içindeki neşe, bir gün olsun kralların boyunduruğundan kurtulmuş bir kadının kendi kaderini tayin edişinin kutlamasıdır. Gerçekler, taş heykellerin soğukluğunda değil, o heykelin yerinden kımıldamamasını sağlayan insanların vicdanındadır.
Şimdi uyu bakalım güzel çocuk, yarın uyandığında kime itaat etmen gerektiğini söyleyenlere değil, kendi gemini nereye sürükleyeceğine karar veren Admete’nin o dik başlı ruhuna kulak ver.